<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379</id><updated>2011-11-28T02:50:12.427+02:00</updated><title type='text'>SAPERE AUDE</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>73</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4213402168753098073</id><published>2011-04-25T11:01:00.001+03:00</published><updated>2011-04-25T11:07:05.657+03:00</updated><title type='text'>MANİFESTOM</title><content type='html'>&lt;i&gt;Çocukluğuma geri dönmek istiyorum&lt;br /&gt;Yıldız Sarayı’nın içindeki mahallemize, Müvezzi Caddesi’ndeki Derya apartmanının birinci katındaki sobalı evimizde olmak istiyorum&lt;br /&gt;Altımızdaki Bakkal Osman Efendi’nin oğlu Muzaffer ve kızı Ayten ablayla, Osman amcanın gazete kağıtlarından kesekağıdı yapmalarına yardım etmek istiyorum&lt;br /&gt;Annemin balkondan “kızım üstünü kirletiyorsun” demesine aldırmadan bakkalın karısı Sabiye teyzenin un ve suyla yaptığı bulamaçla kesekağıtlarını yapıştırmaya devam etmek istiyorum&lt;br /&gt;Harp Akademileri’nin içindeki asfalt yollara dökülen at kestanelerini kırık şişelerin sivri uçlarıyla ortasından oyarak parmağıma yüzük yapmak istiyorum&lt;br /&gt;Akrabamız Turhan Amca’nın kızının ayağına artık küçük gelen demir tekerlekli patenlerimi takıp o asfalt yollarda paten kaymak istiyorum&lt;br /&gt;Şimdi Conrad Otel’in olduğu alandaki eski havuzlu ve havuzunda kırmızı balıklar olan kime ait olduğunu bilmediğimiz ve gizlice girip ağaçlarına tırmandığımız bahçede oynamak istiyorum&lt;br /&gt;Barbaros Bulvarı’nın hemen sağındaki şimdiki park, o zamanlar bizim “dutluk” dediğimiz yerde piknik yapmak istiyorum&lt;br /&gt;Dutluğun karşısında şimdi galiba Sabancı Lisesi olan eski “Sağır ve Dilsizler Okulu”nun parmaklıklarından bize genizden gelen boğuk seslerle seslenen sağır-dilsiz çocukların yanına gidip onlarla el işaretleriyle konuşmak istiyorum, topumu onların bahçesine bilerek kaçırmak ve geri vermeden evvel aynı sesleri çıkartarak coşkuyla topumla oynamalarını sonra da gülümseyerek bana geri atıp el sallamalarını görmek ve onlara el sallamak istiyorum.&lt;br /&gt;Yıldız Sarayı’na çıkan yokuşun üzerindeki Saray Camii’sinin avlusunda oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;Arada ayakkabılarımı çıkartıp, imamdan izin alarak o caminin görkem ve sessizliğini ve temiz sabun kokusunu içime çekmek, orada “Allah baba”yla konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;Camide “Allah baba”dan istediğim yatırınca gözlerini kapatan, kaldırınca açan bebeği babamın yatağımın yanına koymuş olduğunu uyanınca görmek istiyorum.&lt;br /&gt;Evin önünde hava kararana kadar mahalle arkadaşlarımla seksek oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;Apartman kömürlüğünde doğum yapmış olan mahallenin kedisinin gözleri açılmamış yavrularını gidip çömelerek uzaktan izlemek istiyorum (annem dedi ki anne kediler kıskanç olurlar, yavrularını ellersen çok kızarlar, onun için elimi süremiyorum)&lt;br /&gt;Salı akşamları radyoda “Alkatraz Kuşçusu” piyesini dinlemek istiyorum.&lt;br /&gt;Piyesi dinlerken annemin hepimize sırayla portakal elma soyarak vermesini, kabuklarını da sobaya atmasını ve sobadan gelen o şahane kokuyu duymak istiyorum.&lt;br /&gt;Balkona oturup ayaklarımı parmaklıkların arasından aşşağıya sallandırarak gelen geçeni seyretmek ve arkadaşlarımın sokağa çıktığını görür görmez annemden izin alıp sokağa çıkmak istiyorum.&lt;br /&gt;Aşşağı mahallede oturan Erol’un yaptığı tahta kaykaya binmek ve onun o metal tekerleğinin kaldırımda çıkarttığı sesten gurur duymak istiyorum tekrar.&lt;br /&gt;Kar yağdığı zaman annemin beni sıkı sıkı giydirip sokağa kartopu oynamaya çıkartışını istiyorum.&lt;br /&gt;Damlardan sarkan buzlardan korkmak istiyorum.&lt;br /&gt;Kardanadam yapıp, pencereden sürekli onu seyretmek istiyorum.&lt;br /&gt;Kar yağdığı günler annemin beni okula görütmeyip karşı komşularımıza bırakmasını istiyorum, onların evde kendileri için hazırladıkları içinde birsürü meyva olan “tükenmez” dedikleri karışımdan içmek istiyorum.&lt;br /&gt;Annemden izin alıp aşşağı mahalleye gidip oradaki çocuklarla çeşme başında oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;Gene aşşağı mahallede, çayır çimende arkadaşlarımla çadır kurup “evcilik” oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;Ben bunları çok istiyorum, çok özlemişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4213402168753098073?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4213402168753098073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2011/04/manifestom.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4213402168753098073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4213402168753098073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2011/04/manifestom.html' title='MANİFESTOM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8224627207795901953</id><published>2010-12-24T10:46:00.000+02:00</published><updated>2010-12-24T10:46:46.789+02:00</updated><title type='text'>YANLIŞ GECENİN YILDIZI</title><content type='html'>Televizyonun karşısında ayaklarını uzatmış, yanında kahvesi, elinde kumandası, her ihtimale karşı gene yanıbaşından ayırmadığı kitabı, hep birlikte yayılmışlardı kanepeye. Bir saat evvel telefonuna gelen mesajı yirmidört kere okumuş olması bile, mesaja cevap yazmamış olmaktan dolayı kendini kutlamasını engellemiyordu. Hatta mesajı bir kez daha açıp okudu “Yıldızlara anlatıyorum ama seni bulamıyorlar, lütfen anlatmama izin ver.” “&lt;i&gt;Yirmibeş&lt;/i&gt;” diye geçirdi içinden. Bütün kanallarda aşk filmleri vardı ve o bir süredir, ama özellikle de bu akşam aşka dair hiçbirşey duymak, izlemek, hatırlamak istemiyordu. Evet tamam dışarda yağmur ve fırtına vardı, evet tamam yalnızdı, hatta güzel ve alımlı olmasına rağmen yalnızdı, ama istemiyordu ne aşk, ne meşk, "AYYHHH" deyiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayyhhh”ın ardından belleğinin içinde hapis kaldı, kendi hafızasının kumandası elinde değildi ki, aklı uçuvermişti o geceye işte. Lanet olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek başına geçireceği tatilin huzursuzluğundan, sımsıcak bir ev havasında olmasına özen gösterilmiş ve bunda da gayet de başarılı olunmuş pansiyonda uyuduğu ilk gecenin sabahında terasta hazırlanmış “anneanne sofrası” görünümündeki kahvaltısını denize nazır yaparken kurtulmuştu. Cırcır böceklerinin eşliğinde geçirdiği gece deliksiz bir uykuyla taçlanmış, başarıyla ve vukuatsız bir şekilde sabah olmuş, tek başına olması henüz hiçbir rahatsızlık yaratmamıştı. İpi göğüslemiş gibi hissediyordu kendini, hele ki kahvaltının üstüne yudumladığı nefis kahvenin fonuna yayılmış şahane deniz manzarasının karşısındayken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz-güneş ve kitap üçlüsünün esiri olmaya gelmişti ama bunu mümkün olabilecek en sakin ve bakir şekilde yapmak istiyordu. Yalnızlığını saklamak içgüdüsünü kontrollü bir şekilde bastırma stratejisinin zayıf halkasıydı bu durum. “&lt;i&gt;Pardon, şu malum ‘beach’ler ya da ‘tekne turları’ dışında şöyle gönlümce ve sakin deniz-güneş yapabileceğim bir yer var mı bildiğiniz&lt;/i&gt;” diye sormuştu Kubilay Bey’e. Dün gece pansiyona vardığında eşiyle birlikte her konuda yardımcı olabileceklerini söyleyerek hısım sınıfına geçen, göbekli, neşeli pansiyoncu şıppadanak anlamıştı ne istediğini. “&lt;i&gt;Hanım kızım, kapıdan çıkıyorsun, 50 metre ileride mendirek var bak, hem sakindir, hem denizi temizdir, hem buraya yakındır, memnun kalmazsan başka yerleri düşünürüz ama bir dene&lt;/i&gt;”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mendirekte güneşlenirken taşın üstüne yaydığı havlusunun altına öğleden sonra bir şilte ya da birkaç yastık getirmeye karar vermişti çünkü kıçına batıyordu taş. Bunun dışında her şey tam istediği gibiydi, üç bir yanı deniz, taşlar gayet muntazam, su derin atlamaya elverişli, enfes bir meltem, o ve kitabı, pek keyifliydi. Yüzüstü döndü, bikinisinin arkasını çözdü iz kalmasın diye, kitabına gömüldü. “&lt;i&gt;İyi banyolar&lt;/i&gt;” sesiyle irkildi, usturuplu bir şekilde doğrularak sese doğru döndüğünde Beyaz Diziler’in değişmez erkek kahramanıyla karşılaştı. Bronz tenli, ıslak kaslı falan hani. “Teşekkür ederim” diyebildi, ama tedirgin olmuştu. Doğrularak düzgün bir şekilde oturdu, bakmamaya çalışıyordu ama allahtan hem güneş gözlüğü hem de astiğmatı, bakmadığı ve başını çevirmediği yönleri de görmesine yardımcı oluyorlardı. Kitabı sadece arada çevirdiği gözleri okuyordu artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duruma biraz daha alıştıktan sonra bir sigara yaktı, Beyaz Dizi’den fırlamış adam bir şeylerin üstünde tepiniyordu, ayaklarının altı bembeyaz köpük olmuştu. İlgisini çekti, gizlemeden izlemeye başladı. “&lt;i&gt;Sünger bunlar, öldürüyorum aslında şu anda, yani bir katliama tanık oluyorsunuz, hahha&lt;/i&gt;” dedi umursamazca. “&lt;i&gt;Ateşinizi alabilir miyim, yok yok sigaranızdan yakayım malum rüzgar.., ellerim de ıslak zaten, ben Ali bu arada&lt;/i&gt;” diyerek ağzındaki sigarayı diğeriyle öpüştürürken elini  uzattı. “&lt;i&gt;Ben de Emine, memnun oldum&lt;/i&gt;”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süngerler iyice köpürüp artık tek damla köpük salgılamaz olduktan sonra bir torbaya yerleştirildiler, torba kenarda beklerken Ali suya daldı. Öğleden sonra daha büyük bir katliam başlamıştı Emine’nin huzur denizinin mendireğinde. Bir ahtapot çıkartmıştı Ali, bu kez daha vahşi bir sahne vardı. Ahtapotun önce derisi soyulmuş, ardından da yerden yere çarpılma evresi başlamıştı. Korkudan yüzünü kapattığı ellerinin arasından korku filmi izleyen yaramazlar gibi hissediyordu Emine kendini. Ali de bu durumun şerefine olayı biraz abartıyor muydu ne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam kıyıda bir balıkçıda karşı karşıya oturmuşlardı, “&lt;i&gt;Emine demek, peki bu Emine kimdir, ne yapar, ne zaman geldi, nerede kalıyor ve ne kadar kalacak&lt;/i&gt;?” diye sıraladı Ali sorularını. “&lt;i&gt;Ali demek, bütün gün sırayla denizden çıkarttığı canlıları yerden yere vurarak hunharca öldüren birisine, sen benim yerimde olsan, bu bilgileri verir miydin&lt;/i&gt;” diye kıvırdı Emine. Sorularla ve laf ebeliğiyle başlayan akşam devamında içkinin de tesiriyle iyice hınzırlaştı ve lacivert gökyüzünü süsleyen yıldızların sessizliğine, öpüşmelerinin sessizliği karıştı. Birbirine karışan bedenlerden daha bronz olanı o gece “&lt;i&gt;sen bir yıldızsın, aniden çıkıveren ama ilham veren&lt;/i&gt;” demişti bir ara. Emine sabah uyandığında yanında yatan adamın bronz bedeni çarşafta vahşice, yakıştırdığı benzetme zihninde tutkuyla parlıyorlardı. “&lt;i&gt;Daha ilk günde yoldan çıktın ya, hadi bakalım&lt;/i&gt;” dedi kendi kendine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamında gelen beş eşsiz gün, edepsiz zevk geceleri, soru sorulmayan, ya da cevabı beklenmeyen sorularla kurnazca kurulan cümleler, birbirleri hakkında bedenlerinden başka hiçbir ipucu olmayan bir “anonim hatıra”nın kahramanları yapmıştı onları. Kah Emine’nin pansiyonunda, kah Ali’nin barakasında kalmışlar, birbirleri hakkında isimlerinden ve bedenlerinden başka hiçbirşey bilmeden “gelişine vole” bir keyif paylaşmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emine’nin son gecesinde, deniz fenerine yüzmüş, bileklerine geçirdikleri naylon torbaların içine koydukları biralarını, tenlerinde ışıldayan yakamozları birleştirirken içmiş, ertesi günün gerçeğinden sıyrılmaya çalışmışlardı. Telefonlar kaydedilmiş, iki hafta sonrasında tekrar buluşulmaya kavilleşilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emine, televizyondan yükselen jenerik müziğinin şiddetiyle irkildi, sesi biraz kısarak kahvesinden bir yudum aldı ve ağzındaki kahve aromasını yaktığı sigaranın dumanıyla harmanladı. Yirmialtıncı kez mesaja bakmak istedi, tam telefonu eline almıştı ki, telefon ekranında “Ali” yazısıyla titreşmeye başladı. “Yuh”, dedi içinden, bir müddet ekrana bakakaldı, ardından açtığı telefonda “&lt;i&gt;Hayırdır rüyana mı girdim&lt;/i&gt;” diyen sesi karşıdan gelen sesle karıştı. Telsiz sesleri, cadde gürültüsü, tanımadığı bir erkek “&lt;i&gt;Emine Yıldız&lt;/i&gt;” dedi, “&lt;i&gt;Merkez karakola gelebilir misiniz, ben Komiser Cevdet”.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakola giderken kafası karmakarışıktı, yağmur sileceklerden daha hızlı, rüzgar kalbinin ritmine rakip, adrenalin tüm vücudunda dolaşım halinde, aklı ise anı-duygu-öfke-merak ve korku çemberinde esirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki hafta sonra gittiğinde, pansiyona yerleşir yerleşmez Ali’yi telefonla aramış, cevap vermeyen telefondan hiçbir endişe duymamış ve mendireğe gitmişti. Denizden her çıkışında telefonunu kontrol etmiş, gittiği yalnızlıkta pansiyona geri dönmüştü. Akşam kıyıdaki balıkçıya giderken iyice bronzlaşan tenini daha da parlatacak beyaz bir elbise giymiş, kendince yıldız kılığına girmişti. Girer girmez gördü. Ali, bir masada genç bir kadın ve minik bir bebekle oturuyordu. “&lt;i&gt;Yok artık daha neler Emine&lt;/i&gt;” diye kendini yüreklendirerek masaya gitti, önünde durdu ve “&lt;i&gt;süngerler ve ahtapotlar bugün bayram ettiler Bay Canavar&lt;/i&gt;” diye laf attı Ali’ye. Kucağındaki bebekle oynayan Ali “&lt;i&gt;Aa Emine Hanım, hoşgeldiniz, sizi eşim Aysun’la tanıştırayım, bu da Kerem’imiz&lt;/i&gt;”. Ardından tamamen nezaket klişesi içinde karşılıklı sarfedilen üç beş kelime ve “&lt;i&gt;Afiyet olsun, iyi akşamlar&lt;/i&gt;”. Emine seri bir şekilde, arkasını dönerek oturduğu masada ağzına mı burnuna mı yediğini bilemediği salata, balık ve arada yuvarladığı 4 duble rakıdan sonra kalktığında Ali ve “ailesinin” masası boştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakola girdiğinde, dingin ama ruhen fırtınalı hatıralarından gene telsizlerin cızırtılı sesleri, taş zeminde yankılanan duygusuz ayak sesleriyle kendine geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;i&gt;Boğaz köprüsünde bırakılmış boş bir araba, sürücüsü kayıp, bir tek telefonu elimizde, onda da son arananlarda sizin isminiz olduğundan sizi buraya kadar yorduk Emine Hanım&lt;/i&gt;” diyordu Cevdet Komiser.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emine, hüsranla neticelenen tatilini ertesi gün bitirerek evine dönmüş, kendini  salak bir “tatil çerezi” hissettiğinden en yakın arkadaşı Sevil’in kollarına sığınmıştı. Ağlayarak ve kopuk cümlelerle anlatırken Sevil lafını keserek birden “&lt;i&gt;dur dur bir dakika, Bodrum, Kaktüs Çiçeği Pansiyon, mendirek, sünger, ahtapot, Ali, karısı Aysun, bebek Kerem, Emine, emin misin&lt;/i&gt;?” demişti. Ondan sonrası tam bir kabustu. Kesik cümlelerle de olsa olayın çerçevesini çizmişti çoktan Emine, hatta çerçeveyi Sevil’in boynuna asmıştı üstelik. Aysun Sevil’in kuzeni, Ali onun kocası, Kerem bebek de Sevil’in aylardır bahsettiği tombalaktı. Berbat bir şekilde sobelenmişti, bilmeden ama bir yandan da  bile bile. O akşam bu konuyu bir daha konuşmamaya karar vermişlerdi. Omerta!* Yılların kadim dostluğu böylesi bir kepaze tesadüfü mühürlemeye hak tanıyordu ikisine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komiserin karşısında soyunmak istemiyordu Emine. Bir kere Sevil’in karşısında soyunmuştu zaten. Aradan geçen 3 ay süresince Ali aralıklı ama  muntazam mesajlar ve açmadığı aramalarıyla o utanç verici çıplaklığını yeteri kadar gözüne sokmuştu Emine’nin. Bir kez daha soyunamazdı. Ayrıca Emine Düzgören olan gerçek kimliği “Emine Yıldız” kayıtlı ismiyle yepyeni bir çıplaklığa davetiye çıkartıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;i&gt;Komiser Bey, ben size eşinin kuzeninin adını ve telefonunu vereyim, çok dolaylı olarak tanırım kendisini, çok da endişe verici bir durum, ama size daha fazla yardımcı olamayacağım, zira telefonumda cevapsız aramalarda duruyor kendisi, yani bugün konuşmadık hiç&lt;/i&gt;” derken mesajlardaki metni görmeyeceklerini, ya da Ali’nin onu yazdıktan sonra silmiş olacağını umuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komiser Cevdet Sevil’le telefonda konuşurken Emine ayağa kalktı, komiserden başıyla “gidebilirsiniz” onayını aldıktan sonra karakoldan çıkarak arabasına yürüdü. Direksiyona geçtiğinde bir sigara yaktı, mecali kalmamıştı. Yağmur durmuş, rüzgar bir yandan hafiflerken, bir yandan da gökyüzünü kaplayan bulutları aralamıştı. Yıldız gördü Emine bir tane. Sigarasını söndürdü, kontak anahtarını çevirirken “&lt;i&gt;Yanlış gecenin yıldızısın sen Emine&lt;/i&gt;” dedi kendine. “&lt;i&gt;Gittikçe daha da yanlış hem de&lt;/i&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;23.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8224627207795901953?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8224627207795901953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/yanlis-gecenin-yildizi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8224627207795901953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8224627207795901953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/yanlis-gecenin-yildizi.html' title='YANLIŞ GECENİN YILDIZI'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7424568149792524256</id><published>2010-12-10T15:44:00.002+02:00</published><updated>2010-12-10T15:44:29.847+02:00</updated><title type='text'>SESSİZLİK CESARET İSTER</title><content type='html'>GÖ(BE)BEĞİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktı, her zaman yaptığı gibi ayaklarını görmeye çalıştı ama karın bölgesinde mahsur kaldı gözleri. Bir sevindi “yaşasın bebeğim hala karnımda”, sanki ondan habersiz yok olabilirmiş gibi. Yıllarca neredeyse her cümlenin içinde kendine yer bulan  “bir gün anne olduğunda....” nın ta çocuk yaşlarda oyuncak  bebekle başlayan provasının “gala”sını yaşayacak olmanın bir tutam huzursuz bir avuç da heyecanlı ve şımarık başrolünü üstlenmişti, normaldi ona göre bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarı çıkacaktı, kahvaltısını yaptıktan ve fındık kabuğu özentisindeki minnacık evini toplama işlerinden sonra şekilsizliklerinden gurur duyduğu, elbise adının arkasında sırıtan çuval bozması kılığına bürünüp, gö(be)beğini içine alamayan palto sayesinde terfi ettirdiği pelerini üstüne atarak, çantası, şemsiyesi ve ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın son anda bir mesnet bulup kendini eline tutuşturan torbayla birlikte evden çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğu semt İstanbul’un en rüzgarlı semtlerinden biri, hava ise o gün hem rüzgarlı hem yağmurluydu. Güzide koca karnı, uçuşan pelerini, havadaki elinde şemsiyesi, diğer elindeki torbası ve omzunda çantasıyla sokakta tekil bir gerilla harekatı gibi ilerliyordu. Taksi bakındı, ve evet, bir tanesi geliyordu. Torbalı elini kaldırıp o kendini cebren  tutuşturmuş torbayı salladı, taksici  durdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açtı, pelerinini uçuşuyordu, saçları da öyle, omzundaki çanta kaydığından düşmesin diye o omzu hafif yukarıda, torba inatla elinde, bu sefer torbanın arasından onu tutan elinin münhal parmaklarının yardımını kullanarak diğer elindeki şemsiyeyi kapattı, sol elindeki şemsiyeyi önden taksiye sokup ardından geri kalan koca gö(be)beği, pelerini, ıslanan saçları, ve sağ elindeki torba hep birlikte taksinin arka koltuğuna yerleştiler. Tüm bu tarifin içinde bir de “arkadan gelen trafiği engellememek empatisinin zorladığı telaş” ı başroldeydi elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksiye bindikten sonra gideceği yeri söylemek için taksiciye baktığında profilin sessiz bir acıyla kasılmış olduğunu görüp duraksadı, ve fakat, ardından sol elindeki şemsiyenin, hani o taksiye ilk giren parçanın, iki ön koltuğun arasındaki boşluktan taksicinin sağ böğrüne saplanmış olduğunu farketti. Ardından gelen büyük bir mahcubiyet ve içinde boğmaya çalıştığı kahkahaları....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Çok çok özür dilerim şöför bey, telaştan işte, yağmur da üstüne, kem küm.... Nişantaşı’na gidebilir miyiz lütfen....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır” dese hemen inmeye hazırdı, ama demedi taksici, ve Nişantaşı’na gidene kadar karısının, üç çocuklarına hamile kalışıyla başlayan ve doğumevinde biten hikayelerini büyük bir dikkat ve gereken yerlerde verilmesini uygun gördüğü “aaa”, “ah canıımm”, “ayol bilmez miyim”, lerle de süsleyerek şemsiyesinin cürümünün bedelini ödedi ve nihayetinde taksiden indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamile olmasının diğer bir avantajı olan, yaya kaldırımı olmayan caddelerde karnını iyice dışarı çıkartarak kendini caddenin ortasın atmasını müteakip tüm arabaların durması avantajını doya doya kullandıktan ve işlerini bitirdikten sonra gelişi kadar trajikomik olmayan sade bir sürüşle eve döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam kocası eve geldiğinde, Güzide adını koyamadığı bir huzursuzluğun içindeydi, aldırmamaya çalışarak sofra kurma hazırlığına giriştiğinde kasığındaki keskin kasılmayla irkildi. Sofra kurulamadı zira kasılmalar sıraya dizilmişlerdi ve birkaç telefon trafiğinden sonra gö(be)beği, o ve ailenin tüm büyükleriyle birlikte, hastahaneye gittiler.  1,5 saat sonra kendine geldiğinde ise göbeği yatakta bomboş, bebeği ise anneannesinin kollarında ona uzatılmıştı. Başı döndü keyiften. Bu baş dönmesini tanıyordu. Doktor kontrolünde karnına buz gibi bir öpücük konduran o aletin bağlı olduğu makinadan bebeğinin kalp atışlarının sesini ilk duyduğunda da böyle dönmüştü başı. Mutluluk sarhoşluğunun narasıydı bu baş dönmesi onun için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte olmuştu, işte o da anne olmuştu, ne görecekse, ne anlayacaksa, senelerdir kah tehdit, kah nispet, kah ödül olarak önüne sunulan bu tadı artık o da yaratmıştı.. 4 kiloluk kocaman bir erkek diyorlardı, adı hazır, Ender. Bir tatilde, nedenini anlayamadığı bir sevgi ve düşkünlükle &lt;br /&gt;anne-babasından çok Güzide’yle olan ve tatil bittiğinde ayrılırken arabalarının arka camındaki el sallayan görüntüsü sonsuza dek hafızasında “donmuş” olan sarı saçlı Ender’in işiydi bu. Ender ismine o gün karar vermişti, ve işte bugün onun da bir Ender’i vardı. Bütün provaları temize çekip sahneye koyuyordu, çok mutluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 günlük, emzirmeden emzirmeye yanına getirilen ve arda kalan zamanlarda göbeğindeki boşluğa bakıp özlediği Ender’iyle, sonunda hastahaneden terhis oldular ve eve vardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fındık kabuğu taklidi evinde Ender’in odası hazırdı, küçücük evinin küçücük odasını, bebeği göbeğindeyken doldurduğunu sanmıştı, meğer o oda, hatta o fındık kabuğu ev ne boşmuş da o bilmezmiş. Evden içeri girmeleriyle birlikte ev öyle bir doldu ki, sokak kapısını ha gayret ittirerek kapattılar. Ender’i karyolasına yatırdıklarında o ve kocası ve tüm evi sarmış olan adını koyamadığı mutluluk/gurur/heyecan/sevgi kokteyli, dışarıda sessizce yağan kara inat evi serin bir sıcaklıkla sarmıştı, uzanıp bebeğin üstünü biraz açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekle birlikte küçülen evde aynı oranda sesler büyümüştü. Her zaman çok asude bulduğu evi, apartmanı, sokağı, onları çevreleyen her şey, eskiye oranla şimdi daha kısık sesle konuşmalarına, televizyonun sesini iyice kısmalarına ve parmaklarının ucunda kelebek adımlarıyla yürümelerine rağmen inadına gürültülü olmuştu. Asansörün sesi, komşunun kapısının kapanması, üst kattakilerin ayak sesleri, alt kattakilerin televizyonu, kapının zili, kalorifer borularından gelen tıkırtılar, sokaktan geçen arabaların sesleri, seyyar satıcılar, hatta pencerenin önünde nazlı nazlı salınan hatminin aniden ortaya çıkan hışırtısı, ne kadar çok ses vardı. Gürültü yumağının içinde yaşar gibiydiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne olmanın koruyuculuğunu henüz daha kavrayamadığından, bu içgüdüsünü kullandığı tehlikeler silsilesi sanki sadece seslerle sınırlıydı. Gürültüyle boğuşma günleri birer birer dizilip 33’lük bir tespih olduğunda bir nebze rahatlamıştı. Daha organize olabilmiş, gürültülere karşı bebeğini bir tespih boyunda koruyabilmişti. Hijyen kaygısı fazla yoktu, bembeyaz döşediği evinin rengiydi belki bunu sağlayan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün renkler aynı süratle kirleniyordu&lt;br /&gt;Birinciliği beyaza verdiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdemir Asaf’ın bu dizelerinin etkisi olmuştu evini bembeyaz döşerken. Annesi “Kızım hastahane gibi oldu” derken, kayınvalidesi “Bence laboratuar” diye düzeltmişti. Anlamıyorlardı onu. Olsun. Büyümüş, evini kurmuş, evlenmiş, anne olmuştu. Göbeğinden kucağına aldığı bebeğini ise tüm gürültülere karşı cansiperane koruyabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kısık sese ayarlanmış telefon çaldığında henüz yatırmıştı bebeğini ve şimdi kahvesini içecekti keyifle. Anneydi ya o, yorulmuştu, anneler yorulurdu ya hep. Telefonu açtı, arayan annesiydi. Yorgun konuştu annesiyle, “kızım biraz uyu sen de madem oğlanı uyuttun” dedi annesi. “Anneyken evlat olmanın keyfi de bir başkaymış” diye gülümseyerek  telefonu kapattıktan sonra kahvesini alıp ani bir kararla bebeğin odasına yöneldi. Huzurla uyuyordu Ender bebek. Sırtüstü yatırmış ama birbiriyle çelişen bir sürü görüşten kendince bir sentez yaptığından ya sağ ya da sol tarafını bir battaniye desteğiyle kaldırıyordu ki, bebek uykusunda boğulmasın. Bebekle ilgili tüm detaylar onun “ölmesine mani olmak” adına diye düşündü ve dehşete düştü bir kere daha. Ne kadar tehlikeli bir dünyaydı, nasıl koruyacaktı. O güne dek sıradan eşya olarak gördüğü her şey potansiyel birer ölüm makinası olup çıkmışlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin önündeki koltuğa oturdu, kahvesini yanına aldı, bebeğini emzirdiği o kutsal saatlere saygı ayini yaparcasına yudumladı. Sessizdi ortalık, yaşasın bebeği sesten steril bir uykuda büyüyecekti bir arpa boyu daha. Camın önünde oturmasına rağmen yüzü bebeğin karyolasına dönüktü, kulakları anten gibi olmuş, yavrusunu ellemeye çalışanlara sırtındaki tüyleri dikleştirerek tırnaklarını çıkartan anne kediye dönüşmeye başlamıştı. Sebebini bilmiyordu. Huzursuz bir telaşla kalktı, karyolanın parmaklıklarına geçirdikleri yastıktan yapılmış korumayı çekti attı, şimdi oturduğu yerden bebeği net olarak görebilirdi. Dışardan bir araba geçerken “şu motor sesi” diye sinirlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylık kontrolde sütünün bebeği beklendiği kadar beslemediği ortaya çıkmış, emzirmeye devam etmesi ama her emzirmeden sonra hazır mamayla desteklemesini buyurmuştu doktor. Mamayı evinin rengine yakıştırılan sıfata uygun olarak elleri titreyerek ve azami hijyen kullanarak hazırlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçindeki huzursuzluğu dindirmek istercesine arkasına yaslandı, gözleri kapanıyordu, gece dört kere kalkmışlardı, hafifçe kaykıldı, gözlerini kapattı. Bebeğin nefesini duyuyordu, ninni gibiydi. Kendi nefesini bebeğininkine uydurdu, küçük bir kızken babasıyla yolda yaptıkları sağ sol ayak oyununu hatırladı gülümsedi. Birden gözlerini açtı, nefeslerde gecikme olmuştu. Fırladı, toplam 4 adımlık bir çapı olan odada tek adımla karyolanın yanına gitmesi çok uzun sürmüştü. Titriyordu. Bebeği yataktan kaparak ne yaptığını bilmez bir şekilde yüzüstü çevirdi kollarında. Bebek tuhaf hırıltılar çıkartıyor, kasılarak şekilden şekile giriyordu. Bağırmak istedi. Bağırırsa bebeğin sesini duyamazdı. Sustu. Bebek ağırlaşmış mıydı. İmdat demek istedi, diyemedi, dilsiz olmuştu, dünya dilsiz olmuştu, lal olmuştu her şey, camın önündeki hatmi bile.  Ayağına lappadanak bir şeyin düştüğünü hissetti, ardından bir lap daha bir lap daha, bebekten ses yoktu hala. Sırtı dondu, sessizlikte çaresizdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş duyusu birden çaresizdi ki, bebek, etraflarını kopkoyu bir ağ gibi kaplamış o sessizliği yırtarak parçalayan bir feryat koparttı. Çevirmeye cesaret ettiğinde yüzü kıpkırmızı olmuş oğlu gayet sağlıklı bir şekilde ağlıyordu. Devam eden dakikalarda birlikte ağlayarak bu travmanın girdabından çıkabildiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldıkları bebek arabasında uyuttu oğlunu o gün, ve minnacık evin neresine giderse onu da yanında taşıdı. Eczaneyle telefonda yaptığı, bir gün evvel aldığı mamanın bozukluğuyla ilgili kavgası sırasında bile bebek yanındaydı, aldırmadı bile uyumasına. Sessizlik gelemezdi yanlarına artık, gelmemeliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O akşam bebeğin yatağının üstüne, hamileliğini öğrendiği gün aldığı sesli oyuncağı astı, düğmesini çevirdi, ve kısa bir an da olsa çocukluğunda oynadığı dutluğun yanıbaşındaki Sağır ve Dilsizler Okulu’ndaki talebeleri düşündü. “Ben onlar kadar cesur değilim”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7424568149792524256?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7424568149792524256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/sessizlik-cesaret-ister.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7424568149792524256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7424568149792524256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/sessizlik-cesaret-ister.html' title='SESSİZLİK CESARET İSTER'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4957585321516497559</id><published>2010-12-06T11:54:00.002+02:00</published><updated>2010-12-06T11:54:41.911+02:00</updated><title type='text'>SOLDAN SAĞA ÜÇ</title><content type='html'>Uykusunun arasında sol eliyle yataktan destek alarak hafifçe doğruldu, gözlerini açmadan geceliğinin üstüne giydiği hırkayı başından geçirerek çıkarttı, yorganın üstüne attı ve kendini yatağa usulca bırakırken üstünü de biraz açmayı ihmal etmedi. “Hırkayı ters bıraktım, bu iyi bir şey değildi, neyse kalkınca sabah bakarım” diye düşündü. Tekrar uykuya dalabileceğini umuyordu ama, hala düşünebildiğine, hatta caddeden geçen arabaların seslerini duyabildiğine göre, demek ki uykuya dalamamıştı. Yavaşça gözlerini araladı, aydınlıktı, sabah olmuştu. Doğrularak yatakta oturdu, elleriyle saçlarını düzeltti. Sabahları aynada kendini tarla cadısı gibi görmek moralini bozuyordu. Boyamaktan çoktan vazgeçtiği saçları düzgün olduğunda sempatikti belki ama, beyazlayan saç cansuyu çekilmiş gibi taras taras duruyordu, hele taranmadığında, hele ki sabahları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağın sağ tarafından kalktı, terliklerini giydi, ürpermişti, hırkasını aradı gözleri. Koltuğun üstünde bel yastığı, onun yanındaki sehpanın üstünde gazetenin bulmaca eki , gözlüğü ve kalemi. “Allah Allah nereye koydum hırkamı” diye düşünerek kapının arkasındaki askılığa baktı. Sabahlığı, bornozu, annesinden kalma pembe kapitone askılı kılıf içinde kuran-ı kerim, oradaydılar.Hırka orada da yoktu. Bornozu çekti askıdan ve giydi, yüzünü yıkamaya giderken üstündeki fazlalıktan rahatsızdı, hatta koridorda bir ara duraksadı. Kafasının içinde, bu bornozla koridorun aksi istikametine yürümesini fısıldayan bir ses vardı. Sola hamle ettiğinde annesiyle babasının dizlerine tutunmuş kendisiyle karşılaştı. Bembeyaz ve neredeyse kafasından büyük kurdeleli, rugan pabuçlu, kabarık etekli gülümseyen kendisi. Çerçeve çarpıktı, özenle düzeltti ve koridor boyunca sağlı sollu asılı olan sararmış fotoğraflı çerçevelerde ona selam duran geçmişinin kortejinde ilerleyerek gidip yüzünü yıkadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağa girdiğinde güne başlamıştı. Her sabah yaptığı gibi çaydanlığı iyi suyla doldurdu, demliğe 2 tatlı kaşığı çay, bir çay kaşığı da şekeri koyarak çaydanlığın üstüne yerleştirdi ve yatağını düzeltmeye gitti. Yatak odasına girdiğinde burnuna dolan hafif küfle karışık lavanta kokusunu seviyordu. Yastığına her gece damlattığı lavantanın o geniz yakan keskinliğini yutarak geriye yumuşacık lavantayı üflüyordu küf. Değişmemiş ve onu terk etmemiş hatıraların  iki sembolüydüler. Lavanta ve küf. Sandıkta gizli lavanta tarlası. Koridordaki kocaman bembeyaz fiyonklu rugan ayakkabılı kabarık etekli  kızken açtığı anneannesinin sandığında keşfetmişti onları. “Ne güzel, zaman geçiyor ama uzağa değil, yanıbaşıma çekiliyor ve orada bekliyor” diye düşündü. Çarşafı gergince düzeltip yanlarını sıkıştırdıktan sonra eliyle de düzeltti. &lt;br /&gt;“Kızım bu senin annen ütü elli, katladığı çamaşırları, düzelttiği yatakları görsen, sanırsın yeni ütüden çıkmış, elektrikten de tasarruf ediyoruz vallahi” Kocasının sesi hala kulaklarındaydı, doğruldu, ağrıyan belini geriye doğru esnetirken ellerine baktı. “Ütü eller artık bumburuşuk”. Bileğinden elinin üstündeki deriyi geriye doğru çekmeyi denedi, kaçıncıdır yapıyordu bunu ama nafile. Çekilen deri parmakların arasından oluşturduğu potlarla provaya alel acele yetiştirilmiş teğelli elbise gibi çarpık ve eğreti duruyordu. Yorganını silkelerken hırkası düştü yere. Hırkayı tersyüz etti ve kapının arkasındaki askıya astı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatak odası, açtığı pencereden egzozlu da olsa taze havayla hemhal olurken, çayı demlemeye gitti. Ocağın önüne geldiğinde çaydanlık ve demliği bıraktığı gibi buldu, duraksadı, arkasını döndü, ekmek sepetinden ekmeği çıkartıp bir dilim kesti. Kırıntıları özenle toplayıp, aralık mutfak penceresinin dış pervazına bıraktı. Dilimi kızartma makinasına attı ve buzdolabını açarak kahvaltı servis tabağını çıkarttı. Mutfaktaki minik masanın üstüne küçük kahvaltı sofrasını kurdu, kızartma makinasından fırlayan nar gibi kızarmış dilimi aldı. Çaydanlık ve demlik hala ocakta ilk bıraktığı gibi duruyorlardı. Durdu, döndü, buzdolabından sütü aldı, bir bardak doldurdu, hemen sağında, pencerenin içinde duran transistörlü radyosunu açtı.  “Kız sen geldin Çerkes’ten, pek güzelsin herkesten” zarifçe sallıyordu ayağını sütünü içerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifliydi bugün, hafif bir güneş bulutların arasından yüzünü gösteriyor, sanki ona gülümsüyordu, yok yok doğrudan ona gülümsüyordu. “Soldan sağa 3, keyifle gülümsemek, buldum tebessüm,”  telaşla yatak odasına gitti, tatlı bir rüzgar perdeyi nazlı nazlı savuruyordu. “Sakat havalar bunlar, iğne deliğinden hasta olunur maazallah” diye düşünerek pencereyi kapattı. Perdeyi düzelterek odadan çıktı, sağlı sollu fotoğraflara baka baka ilerledi. Herkes oradaydı. Her sabah, her öğlen, her akşam, oradaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koridorun sonundaki sahanlığa geldiğinde kapının hala zincirli olduğunu gördü ve zinciri açtı ardından salona geçti, pencerenin önündeki Berjer’ine yerleşti. Gözü guguklu saate takıldı, çalışıyordu saat, rahatladı. Caddenin karşısındaki otobüs durağına insanlar birikmişti, köşedeki taksi durağında 3 taksi müşteri bekliyordu, hafifçe doğrularak aşağı baktı, hah o her sabah kapıda bekleyen gri büyük araba da oradaydı. “Tamam, her zamanki saatimde uyanmışım, afferim bana” dedi kendi kendine, gülümsedi tekrar. Otobüs geldi o arada, insanlar ite kaka otobüse binmeye başladılar, otobüs doldukça durak boşalıyordu, “hayat gibi” diye düşündü önce, sonra aklı “siz dışarda kaç kişisiniz” diyen akıl hastasına zıplayıverdi, babacığı anlatırdı, fıkranın başını hatırlamamasına rağmen gene gülümsedi. Ne güzel günlerdi. Ellerini kucağında birleştirdi, kendi elini tutuyordu ama aslında her iki eli de birbirini tutuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalan zili duyar duymaz yüreği hopladı keyifle, aceleyle telefona gitti, ahizeyi kaldırdı, tam “günaydın karakızım” diyecekken kulağına ahizeden akan tekdüze sinyal sesiyle irkildi, şaşırdı, elindeki ahizeye bakarken zil çalmaya devam etti. Ocağın üstünde, bıraktığı haliyle duran çaydanlığa baktığı gibi bakakaldı, ahizeyi yerine koyduğunda zil bir kere daha çaldı ancak bu kere zilin arasından “Merzuka Teyze benim Halis, sütçü” sesini duydu ve rahatladı. “Ah benim akılsız kafam, ah şapşal Merzuka” diye içinden söylenirken “Geliyorum Halis Efendi dur” diye seslenerek kapıya yöneldi, kilidin üstündeki anahtarı sola iki defa çevirdi, anahtarı kilitten çıkarttı ve kapıyı açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Günaydın Merzuka Teyze, merak ettim açmayınca&lt;br /&gt;- Günaydın Halis Efendi, vallahi tam zamanında, son bardak sütümü de bu sabah içtim, ömrüne bereket.&lt;br /&gt;- Teyzeciğim her sabah geliyorum ya&lt;br /&gt;- Dur, kabı getireyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elindeki anahtarı o telaşla mutfak masasının üstüne bırakarak lavabonun altındaki dolaptan yeşil çiçekli emaye tencereyi aldı, tam mutfaktan çıkmıştı ki bammmm. Sokak kapısı kapanmıştı. Aynı anda telefon çalmaya başladı. Salona baktı, döndü kapıya baktı, dizleri boşalıyordu, elinde tencere titriyordu, her tarafı titriyordu. İçinde dehşet bir korku yayılıyordu, her zerresine süratle, ölüm korkusu gibi. Tehlikenin ortasında kaybolmuştu. Tüm refleksleri kör olmuştu. Yapayalnızdı. Telefon çalmaya devam ediyordu, nasıl açsındı, anahtar yoktu ki. Paniğin karanlık çukuruna düştüğünde son bir gayretle avucunu sokak kapısına vurmaya başladı. “Lütfen yardım edin, kapım kapandı dışarda kaldım!” Telefon hala çalıyordu. Sesi birkaç tonda yankılanıyordu, ne kadar vurduğunu acıyan sağ avucundan anladı. Elini çektiğinde  sütçü  Halis’in sesini ayırdetti “Merzuka Teyze, dur telaş etme, içerdesin sen, sen içerdesin, aç kapıyı”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açtığında ağzını zor toparlayan Halis elinde ölçü maşrapasıyla önüne bakıyordu. Titreyen terli elleriyle tencereyi uzattı, yüzü kül gibi olmuştu, gülümsemeye çalışarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allasen kimseye söyleme, ayol tersim döndü, kapı kapanınca dışarıda kaldım sandım.&lt;br /&gt;- Söylemem teyzem, hepimize oluyor, yarım litre değil mi gene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merzuka, sütü iki taşım kaynatırken bıraktığı gibi duran çaydanlığın altını açtı, sonra masanın üstündeki anahtarı alıp askıya astı.  Seri adımlarla yatak odasına gitti, kapının arkasındaki askıdan hırkasını aldı, üstüne geçirip düğmelerini özenle ilikledi, aynaya bakıp yakasını düzeltti. Üç firketeyle tutturduğu yan topuzunun altından firar eden birkaç saç telini ustalıkla yerlerine yerleştirdi. Ardından pencerenin önündeki koltuğuna oturdu, gözlüğünü takıp bulmacayı aldı eline, soldan sağa üç, “tebessüm” yazdı. Gazeteyi sehpaya gözlüğünü üstüne bıraktı. Mutfağa giderek çayı demledi, altını kıstı. Salona girip telefonun önünde durdu. Sahneye çıkmış da konuşma yapacakmış gibi duruşunu dikleştirdi, sesini küçük bir öksürükle akort ederken aynada kendine baktı.  Ahizeyi  kaldırdı, bu kez sinyale şaşırmadan numarayı çevirdi. Aynadaki gözlerinden gözlerini ayırmadan konuşmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Karakızım günaydın, .......sorma yetişemedim demin, ........biliyorum biliyorum, yok iyiyim, hem de gayet iyiyim lakin ne kadar sürer bilmiyorum, gel de konuşalım ama sallanma ne olur. Gelirken de şu methedip durduğun Huzurevi’nin dosyasını getirmeyi unutma, bir de yeşil valizimi. &lt;br /&gt;- E yok, şaşırma, gel de konuşuruz, .....iyiyim, hadi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce belli bardaktaki çayını sehpaya koyarak pencerenin önüne oturdu, otobüs durağı boşalmıştı. Çayından bir yudum aldıktan sonra ellerine baktı, döndü guguklu saate baktı dokuzu yirmi geçiyordu. Sol eli sağ elini tuttu. Soldan sağa üç, tebessüm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4957585321516497559?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4957585321516497559/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/soldan-saga-uc.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4957585321516497559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4957585321516497559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/12/soldan-saga-uc.html' title='SOLDAN SAĞA ÜÇ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-573094440060648965</id><published>2010-10-14T15:26:00.001+03:00</published><updated>2010-11-03T22:07:02.447+02:00</updated><title type='text'>Köşetaşları - Köşeler - Vicdanlar - Taşlar</title><content type='html'>Hayat denen  süresinin sırrı bir kelebek ömründe gizli bu serüveni çevremizle ve çevremizi çevreleyen insanlarla paylaşıyoruz, kollektif bir durum bu yaşamak. İstesek de istemesek de, hayatımıza girenler, içinden geçenler, kıyısından ilişenler,uzağında duranlar, tam ortasında yer alanlar, hepsiyle mütemmim bir cüz aslında. Evren ve kosmosu düşündüğümüzde sahiden de bir cüz, yaşadıklarımızı düşündüğümüzde ise bir destan, süresinden bağımsız olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vereceğim son nefeste bu cüz içindekileri kare kare seyredebilecek miyim bilmiyorum, öğrendiğimde ise geri dönüp anlatacak durumum olmayacak. Koyduk bunu bir kenara o halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimlerimiz, önümüze konan "reddedemeyeceğimiz" teklifler/olanaklar, kendi yeşerttiklerimiz, başka hayatlardan ödünç aldıklarımız, tamamını hatırlamak, bilanço çıkartmak kısıtlı hafıza derinliği ve gene kısıtlı duygusal istiap haddi yüzünden mümkün değil. Köşe taşlarını sayabiliyorsak ne ala!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda köşe taşı sandığım ama aslında alelade, üstelik de  bir de "fani gafletiyle" sınırlı bir tümseği hayatımın profilinden çıkartırken bir yanım buruk, bir yanım dimdik, ama günün sonunda envanter daha net ve daha bana yakışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygularımı ve kendimce verdiğim değerleri haketmeyenlere bol köşeler diliyorum, "fani gafletlerle" dolu, bol kazançlı köşeler. Benim geri kalan" köşetaşlarım" onur ve iftaharla taşıyacağım değerlerle bezenmiş. Gafletlerle ve fani hırslarla beslenenlerin köşelerinden Tanrı beni ve evlatlarımı  korusun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son tahlilde, eğer bir ilahi adalet varsa, herkesin canı sağolsun elbette, ama tek şartla, fani hırsların bedelini ödemek şartıyla, bir gün, bir boyutta, bir zamanda, ama mutlaka...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-573094440060648965?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/573094440060648965/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/kosetaslar-koseler-vicdanlar-taslar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/573094440060648965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/573094440060648965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/kosetaslar-koseler-vicdanlar-taslar.html' title='Köşetaşları - Köşeler - Vicdanlar - Taşlar'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3248049767031583665</id><published>2010-10-04T13:40:00.002+03:00</published><updated>2010-10-04T13:40:50.086+03:00</updated><title type='text'>ANNEMİN HUZUR'DAN HUZURA GEÇİŞİ....</title><content type='html'>Annem, Cumhuriyet kızı, Çapa Kızöğretmen Okulu'nun gururlu ve ama idealist mezunu, Atatürk derken sesinde Mustafa Kemal, gözlerinde Ata'nın çakmak çakmak menevişleri, yüreğinde ise gözyaşları ha gayret görülen annem.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 yılında bizim evdeyiz, ya Cumhuriyet Bayramı ya da 10 Kasım, annem her milli bayramda olduğu gibi, 1938 10 Kasım'ına gidiyor, 18 yaşına, gözyaşları bile ergen.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eren: Güzin Anne, Anıtkabir'e sahiden de gitmediniz mi?&lt;br /&gt;Annem: Ah Eren'ciğim, vallahi söylemeye utanıyorum, gitmedim, gidemedim, olmadı ne bileyim çok mahcubum çok...&lt;br /&gt;Eren: E ben sizi götüreyim o zaman&lt;br /&gt;Annem: Ayyyyy, ciddi mi söylüyorsun (bu sefer dudaklarını büzerek ağlamaya başladı)&lt;br /&gt;Eren: Güzin anneciğim, ağlamazsanız götüreceğim, söz valla....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan aylar geçti..... Ankara'ya gitmek bana çok ama çok sıkıcı geliyordu, bildiğiniz kaytarıyordum. Eren gayet ısrarlı, annem ise mütevekkil ama ümitli bir bekleyişteydi. Alzheimer'ın yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı zamanlardı maalesef, ama Atatürk belleklerüstü bir duygu/ruh şifresi olduğundan annemin Alzheimer'ına da galipti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mızıklamam, huysuzlanmam, kaytarmaya çalışmam, hiçbiri kâr etmedi, Eren ayağını yere vurdu ve "anneni bu hayatta Anıtkabir'e götüremezsem müsebbibi sen olursun Derya!!" dedi. Haklıydı, annem 81 yaşındaydı ve evet, her an "götürememiş" olabilirdi Allah muhafaza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime geldim ve yola çıktık. Annem bana çok yabancı bir heyecan ve aşk içindeydi. Yadırgadım bile.... Ankara'ya Eren'in hoşsohbeti, annemin birbirinden leziz anıları ve bendenizin hafif buruk/panik kahkahaları eşliğinde girdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otelimiz Anıtkabir'in çok yakınında idi, annemin o gece kıyafetleriyle uyuduğundan şüpheleniyorum. Sabah kahvaltıda ve sonrasındaki kahve keyfinde bacak bacak üstüne bile atmadı, çoktan "esas duruşa" girmişti ruhu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Anıtkabir, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem ve Anıtkabir...... Dolmakalemiyle gelmişti annem, babamdan ona yadigar Mont Blanc dolmakalemiyle, Ata'nın defterine başka neyle yazabilirdi ki, Çapa Kızöğretmen Okulu muallimelerinden Güzin..... Yazdı..... uzun uzun hem de....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Müfredatım hala aynı Ata'm" diye de bitirdi.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslanlı yoldan ilerlerken annemin boyu uzamıştı, adımları enerji dolmuştu sanki, Eren'in kolunda aslanları teftiş ediyordu neredeyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenlere geldiğimizde, annem artık bir ceylan olmuştu, tek bir duraksama bile yapmadan, dosdoğru bir çizgi üstünde cetvel gibi nizami çıktı merdivenleri, biz de arkasında efsunlanmış gibi . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girdik, annem önce oradaki askerleri selamladı, Allahım annem Komutan mı olmuştu.... Evet, bayrağı ilk devralan gençlikti o, Cumhuriyet kızıydı, bayrağı gözlerindeydi, onu getirmişti.... lahitin önüne geldiğinde tuhaf birşey oldu, arkamızdan gelen insanlar durdular, lahitin önünden geçmekte olanlar kenara çekildiler, sanki Atatürk Cumhuriyet kızıyla başbaşa kalmak istemiş, diğer ziyaretçileri eliyle kibarca beklemeye almıştı..... İki yanda insanlar, "pause" düğmesine basılmış gibi, ortada Atatürk - annem ve annemin elindeki gül.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmaya başladı, gözlerinde yaş, sesinde titreme yoktu, ama tüm duruşunda dimdik bir "inanç" vardı... "Buyum" diyordu tüm bedeniyle, "hep buydum ve hala da buyum işte..." Ardından annem, o zarif ve hafif soylu, belki biraz da kendince kibirli annem, okulunun marşını söylemeye başladı, Çapa Kızöğretmen Okulu'nun marşını..... Yıllarca Cumhuriyet Bayramı'nda, 19 Mayıs'da okulunun bayraktarlığını yapmış Güzin.... bu kez huzurda solo icra ediyordu okul marşını....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marşı bitirdi, elindeki gülü ilerleyerek lahitin üzerine bıraktı, lahiti eliyle hafifçe okşadı, askerlerin gıkı çıkmadı, bizde ise çıkacak gık falan kalmamıştı, ancak robot gibi arkasından yürüdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem o gün Anıtkabir'de "huzura çıkmıştı". Ankara il sınırlarından çıkıncaya kadar da huzurdaydı. Sonrasında ise Ata'sını son kez görmenin huzurunda geldi İstanbul'a.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002 yılının ilkbaharı idi..... Eren annemin gönlündeki tahtını altın kaplatmıştı, hakkıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Derya, Güzin anneyi bu hayatta Anıtkabir'e götüremezsem müsebbibi olursun...."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ucu ucuna gitmişiz..... Güzin anne huzura çıkmanın "huzurunu" yaşıyor , hala yaşıyor...., hatırlamasa da biliyor, duruşundan belli....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3248049767031583665?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3248049767031583665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/annemin-huzurdan-huzura-gecisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3248049767031583665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3248049767031583665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/annemin-huzurdan-huzura-gecisi.html' title='ANNEMİN HUZUR&apos;DAN HUZURA GEÇİŞİ....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7256316000725106038</id><published>2010-10-01T16:39:00.000+03:00</published><updated>2010-10-01T16:39:14.624+03:00</updated><title type='text'>TERAZİNİN KEFESİ - GÖĞSÜMÜN KAFESİ</title><content type='html'>Sol kefede: acı veren haberler, yitip giden hayatlar, "less fortunate" diyerek anglosakson kültürün enfes bir şefkatle sarıp sarmaladığı "özürlüler", annesiz kalan çocuklar, çocuksuz kalan anneler, savaş, bomba, gasp, riya, ihanet, ve...ve....ve....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ kefede: sabah içilen kahvenin boğazdaki ılık teması ve burundan beyne giden mis kokunun hem bedeni hem de beyindeki serotonini kelebek öpücüğüyle uyandırması, gün içinde bir arkadaşa edilen iki çift hoş kelam, "anneciğim" le başlayan sohbet, taksi şöförüne önce "iyi günler" demek, pencerenin içine konan kumru, kavşakta gülümseyerek yolu size bırakan kırmızı arabanın sürücüsü, "afiyet olsun" diyen simitçi, pazarlık yapmadığın için ekstradan bir demet daha papatya veren köşedeki çiçekçi....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duygular bu iki kefe arasında gidip gelirken mutlu bir terazi olmak mümkün mü, hmm evet, şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sağ kefeye ağırlık vererek,&lt;br /&gt;sağ kefeyi doldurarak,&lt;br /&gt;sağ kefedekilere "layık oldukları" anlamları yükleyerek&lt;br /&gt;sağ kefedeki herbir "hakkı verilmiş" duygunun, soldaki 4 acı verene galip gelmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;günün sonunda, mesela uyumadan evvel, baş yastıkta, gözler kapanmış, rem'e 5 kala, ufak bir muhasebe, hesap basit, bir sağ elemanı 4 sol elemanını diskalifiye ediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben "adil" bir teraziyim, sağı doldurup, solda durmadan benden bağımsız kendini biriktirenleri oyun dışı bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi sağı dolduralım, soldaki yığılmayı "kontrol edemiyorsak" bile, etkisiz kılalım... Kimbilir, belki birgün sağımızdakilerin gücü galebe gelir ve soldakileri tamamen oyundışı bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine "dengesiz" bir terazi olmayı istemez miydiniz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7256316000725106038?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7256316000725106038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/terazinin-kefesi-gogsumun-kafesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7256316000725106038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7256316000725106038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/terazinin-kefesi-gogsumun-kafesi.html' title='TERAZİNİN KEFESİ - GÖĞSÜMÜN KAFESİ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4348580380697717549</id><published>2010-10-01T16:30:00.000+03:00</published><updated>2010-10-01T16:30:34.157+03:00</updated><title type='text'>KUZULARDAN GEÇ KALMIŞ BİR ÖZÜR...</title><content type='html'>Anneannemin evinde bahçeye bakan küçük odada soba yanardı, kocaman kapısı bu yüzden hep kapalı tutulmalıydı, borusu tütmemeliydi küçük odadaki sobanın, ateşi geçmemeliydi, ama ateşi de sönmeden uyunmamalıydı, ya uykumuzda soba borusu tüter de bizi uyanılmayacak uykuya götütüverirseydi Allah muhafaza. Küçük odanın küçüklüğüne zıt orantılı büyük ve sayıca fazla kuralları vardı ve hepsine de harfiyen uyulurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük oda üç tarafı pencereli, giyotin çerçeveli, çerçevelerin üstünde anneannemin sabun kuruttuğu bir oda idi. Karşılıklı sağ ve solda birer divan vardı. Sağdaki divandan Leman ablanın evi, soldaki divandan ise Sabire Hanım'ın bahçesi gözükürdü, karşıdaki pencerelerden de aşağıdaki bana kucağını açan bahçemiz ve karşıda da Mühübaanım'ın bostanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayram ve tatillerde anneannemde olurdum hep. Kendi evimizdeki "evin en küçüğü" kimliğimden, anneannemin evindeki "prenses" kimliğime keyifle atlardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeye bakan küçük odanın store'ları bayramlarda indirilirdi sımsıkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sakın açma, divan örtülerinin rengini solduruyor güneş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derdi anneannem. Oysa ben çoktan keşfetmiştim birkaç gün evvel bahçeye getirilen koyunun mahalle kasabı tarafından kesildiğini, benim de bunu görmemi istemediklerini. Bu sebeptendir ki, bana gerçeği söylemediklerinden yani, onlara inat o vahşeti, dualar ve okşamalar ardından başlayan ve koyunun yan yatmış, gözleri bir bezle bağlanmış bedeninin gırtlağına vurulan bıçak darbesi ve oradan toprağa akan kanlardan sonra birkaç titreyişi takiben hareketsiz kalışıyla son bulan kanlı ritüeli seyredip hem korkar, hem ağlar, koyunun bacaklarının titremesi bittiğinde ise acısının sona erdiğine sevinerek kendimi avuturdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannemin, koyunun bahçede kaldığı o birkaç gün içinde onu sevip elleriyle beslediği ve bunları yaparken de hep anlam veremediğim bir acıma duruşuna tezat teşkil eden kesilme sırasındaki sabırsızlığı ve sonrasındaki keyifli telaşını ise kalbimdeki "anlaşılmazlar" arasına koyup hiç sorgulamazdım. Anlayamayacaktım çünki! Aslında kendimi de anlamıyor olmanın bir yansımasıydı bu belki de, zira o dehşet sahnesinin ardından sofraya gelen bol kekikli kavurmayı hiçbirşey olmamışçasına keyifle yerken kendimden de saklanırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bu yüzden geceleri çatıdaki yasaklanmış tehlikeli balkona çıkıp danaları kovalayan bostancıyla gözgöze gelme fantazisiyle kendimi korkutarak cezalandırıyordum, kimbilir?.......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyunlar....kuzular.... geç bir özürü kabul eder misiniz...küçüktüm bilmiyordum, yok yok biliyordum da, aklım ermiyordu karşı çıkmaya... pardon..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4348580380697717549?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4348580380697717549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/kuzulardan-gec-kalmis-bir-ozur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4348580380697717549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4348580380697717549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/kuzulardan-gec-kalmis-bir-ozur.html' title='KUZULARDAN GEÇ KALMIŞ BİR ÖZÜR...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1129214635961562074</id><published>2010-10-01T16:22:00.000+03:00</published><updated>2010-10-01T16:22:15.358+03:00</updated><title type='text'>TDK - SANA LAFLAR HAZIRLADIM</title><content type='html'>Televizyon karşısında, tam da altın saatlerde geçgeç yaparken karşılaştığım programda, ünlü tatbilir aksakal yörekent otellerinde uygulanan seçal büfelerdeki yeğni menülerde yemekaltının bulunmamasından bahsederken, ahırdaşı da otelin belirtkesi ile yıldırı örgütü arasındaki bağlantıdan bahsediyordu....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meali:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon karşısında, tam da prime-time da zapping yaparken karşılaştığım programda tanınmış gurme duayen, banliyö otellerinde uygulanan self-service büfelerdeki light menülerde ordövr tabağının bulunmamasından bahsederken, ekürisi de otelin amblemi ile terör örgütü arasındaki bağlantıdan bahsediyordu.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey TDK, laf olsun torba dolsun, dostlar alışverişte görsün değil vazifen, adın üstüne, Türk DİL Kurumu, ahırdaş ne? aksakal ne? geçgeç ne? YUH DİYORUM....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖKSÜR ÖKSÜR DİZ İPE!!!&lt;br /&gt;Meali: OSUR OSUR DİZ İPE...........&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1129214635961562074?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1129214635961562074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/tdk-sana-laflar-hazirladim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1129214635961562074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1129214635961562074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/tdk-sana-laflar-hazirladim.html' title='TDK - SANA LAFLAR HAZIRLADIM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-675521443139153767</id><published>2010-10-01T16:14:00.000+03:00</published><updated>2010-10-01T16:14:45.189+03:00</updated><title type='text'>BİR EYLÜL SABAHI BİR ANNE</title><content type='html'>Yatağımda uyuyorum, uykunun tatlı girdabı beni yavaş yavaş yüzeye fırlatmaya başlamış, sabah yaklaşmış olmalı, ama çalar saatim daha çalmadığı için kaç dakika sonra çalacağına keyifle kaygılanırken uykunun kucağındaki yumuşacık misafirliğime devam etmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odamın kapısı yavaşça açıldı, girdaptan izliyorum gözlerimi açmadan, daha doğrusu kulaklarım sesleri beynimde küçük bulmacalara oradan da olası görüntülere çeviriyor, rüyayla gerçek arasında bir yerlerdeyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan içeri giren, ufak ve özenli sessiz adımlarla başucumdaki pencereye geliyor, tül perdenin kıpırtısını duyuyorum, ardından da tülün altındaki güneşliğin olabilecek en yavaş frekansı yayması için olabilecek en seri hareketle kapatılmasını, ardından gene minik bir adım, yüzümü belli belirsiz yalayan bir nefes, başucumdaki komodinden kaldırılan saatin miniminnacık bir çınlaması ve odanın kapısına doğru ilerleyen, uzaklaşan gene özenli sessiz ayak tıpırtıları....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözümü açıyorum.... Annem....odadan çıkmak üzere, eli kapının kolunda, minimum gürültüyle kapatmaya hazırlanıyor, başımı kaldırarak yüzüme uyku mahmuru dağılmış saçlarımın arasından bakıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Anne napıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem, bir elinde çalar saatim, diğer eli kapının tokmağında,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yok bir şey yavrum, &lt;br /&gt;· Anne, saatimi aldın nereye gidiyorsun, uff saat kaç?&lt;br /&gt;· Saat 05:30 Deryacım, sen yat uyu, bugün işe gitmeyeceksin..&lt;br /&gt;· Gitmeyecek miyim , neden ki?&lt;br /&gt;· İhtilal oldu yavrum, sokağa çıkma yasağı var, hadi sen uykunu açma, uyu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deli gibi fırlıyorum, yüzüme dağılan saçlarım bile irkiliyorlar.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem güneşlikleri kapattığı için odam loş, odamın ışık/ses yalıtımı uykunun koynunun ta kendisini oluşturmuş annem sayesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer günlerden 12, aylardan Eylül, yıllardan 1980 imiş, meğer ihtilal olmuş, meğer 20. yüzyılın son çeyreğindeyken bir Avrupa ülkesi olduğuna kendimizi inandıramazken bir de üstüne devrim olmuş..... Ne gam.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gam.... ama önce analık gamı.....Afallamıştım....uykunun koynundan ihtilalin soğuk gerçeğine geçme yolunda annemin kucağında takılı kalmıştım. Politik gündemi babamla birlikte büyük bir dikkat ve özenle takib eden, haberleri izlerken/dinlerken neredeyse “iç geçirmemi” bile gürültüden sayan annem, işte şimdi, ülkede devrim olmuşken, hem de henüz olmuşken, hem de duyduktan hemen sonra, ilk iş kızının fazladan uyumasını kendine dert edinmiş, anneliği tercih etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden mi aklıma geldi,.... aslında sanırım hep aklımda... aktüaliteyi takib ederken ve annemi özlerken...evet..hep aklımda..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanslıyım biliyor musunuz, askeri darbeyi böylesine sımsıcak “anne hatırasıyla” sarmalayabilmiş bir şanslı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annelerin, anneliğin tarifinin içine “darbe olduğunda evladının uyumasını görev edinen kalp” i de katabilir miyiz lütfen...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-675521443139153767?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/675521443139153767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/bir-eylul-sabahi-bir-anne.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/675521443139153767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/675521443139153767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/10/bir-eylul-sabahi-bir-anne.html' title='BİR EYLÜL SABAHI BİR ANNE'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1418185743102234820</id><published>2010-07-14T20:22:00.000+03:00</published><updated>2010-07-14T20:23:49.762+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM DEVAM</title><content type='html'>Anneannemin akrabası olduğu rivayet edilen, ama aslında kim olduğunu hala bilemediğim bir Ahmet Abi’miz vardı bir de. Ahmet Abi’de anneannemin evinin önemli karakterlerinden biridir. Yaşı hakkında bir fikir edinebilmeniz için annem ve teyzemin Ahmet Abisi olduğunu söylesem, aynı Leman Abla örneğindeki gibi bir yaş aralığında olduğu herhalde anlaşılır. Kısaca, Ahmet Abi koskocaman bir adamdı. Neyse bu teferruat. Ahmet Abi anneannemi muntazam ziyaret eder, her geldiğinde de onun yapması için listelenmiş “angaryalar”dan en az birini hallederdi. Ahmet Abi evliydi. Karısının adı Firdevs (Yenge) idi, anneannem ona Firdevs diye hitab ettiği için onunla ilgili anılarımın başlığı ismiyle yenge arasında gider gelir. Firdevs huysuz bir kadındı, asık suratlı, hiç çocuğu olmamış mutsuz bir kadındı. Arnavutmuş, anneannem söylerdi: “Ayol bugün Firdevs gene zom zom asmış suratını oturuyordu, Arnavut inadı tutmuş besbelli” gibi.. Firdevs’in evi hatıramda o kadar canlıdır ki.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Asık suratlı ve mutsuz olmasına rağmen, hatta konuşurken sürekli geğiriyor olmasından irkilmeme rağmen, Firdevs demek ki kalbimin yumuşak tarafına bir şekilde yerleşmiş. Hatırlamıyorum ama belki bana bakışlarında “keşke benim kızım olsaydın” yakarışını görmüştüm, kimbilir. Firdevs yengenin evi, o mahallenin daha derme çatma evlerinin olduğu sokakta idi. Aslında o sokak benim için çok eğlenceli bir yerdi. Muhtemelen tamamı göçmenlerden oluştuğundan sanırım, rengarenk, bol sesli, bol çocuklu, bana koyulan hijyenik ve adab-ı muaşeret kurallarının işlemediği, bir nevi kurtarılmış bölgeydi. Çok eğleniyordum o sokağa gittiğimizde. Temiz kıyafetlerim ve kırmızı ayakkabılarımla oraya ait olmadığımı ayan beyan belli eden görüntüme rağmen onların zevklerini paylaşabilmenin ayrıcalığını doya doya yaşıyordum. &lt;br /&gt;Firdevs yengenin evine küçük bir avludan giriliyordu, üç beş basamakla çıkılan evin kapısından anneannem başını eğerek girebiliyordu, gerekmemesine rağmen ben de eğiyordum başımı. Firdevs ise adeta iki büklüm oluyordu o kapıdan girip çıkarken, zira o çok uzun boylu bir kadındı. Girdiğimiz odada tam karşıda, camın önünde bir sedir vardı, işte o sedir hayatımda asla unutamayacağım bir konumdaydı. Anlatmaya çalışayım, evin arka tarafı çok büyük bir bostandı, hani şu Mühübaanım’ın uçlu bucaklı bostanının uçsuz bucaksızından. Anlayamadığım ama bayıldığım bir şekilde, pencere bostanın seviyesiyle neredeyse sıfır noktasındaydı. Pencerenin önünde lahanalarla aynı seviyede oturuyorduk. Demek o bölgede kot farkı varmış, bana büyülü geliyordu o vakitler. Uzun boylu Firdevs yengenin birkaç basamakla çıktıktan sonra başımızı eğerek girdiğimiz evinin kapısından koskocaman bostanla gözgöze gelinen sediri.. Alice Harikalar Diyarı’nda gibi, bir tavşanın çıkıp bana saati sorması beni şaşırtmayacaktı, öyle diyeyim.&lt;br /&gt;Firdevs boğuk ama tiz sesli bir kadındı, hep asık suratlıydı, fıkra anlatırken bile. Ben onun fıkralarına gülerdim. Karmaşık bir ilişkimiz varmış Firdevs yengeyle. Dedim ya, kendimce pek severdim ben onu.&lt;br /&gt;Ahmet Abi ile anneannemin ailemizde sürekli anlatılan bir maceraları vardı. Anneannem gene bir gün onu çağırmış ağacı budaması için. Ahmet abi ağacı budarken de, anneannem mutfakta işlerini yapıyormuş, birden bahçedeki hareketliliğin durduğunu hissetmiş, bahçeye bir de çıkmış ki (devamını anneannemin ağzından yazıyorum, babama anlatıyor)&lt;br /&gt;- Oğlum, şeytan dürttü, ayol bahçeden hiç ses gelmiyor, Ahmet ne yaptı acaba diye bir bakayım dedim. Bahçeye çıktım, bir de ne göreyim, Ahmet ağacın dalında asılı kalmış. Eyvah öldü adamcağız diye koştum yanına, gözleri yarı açık. “Ahmet Ahmet” diye sesleniyorum, nafile, cevap yok. Bir de yüksekte asılı kalmış ki, hemen tabureyi kaptım, üstüne çıktım ve Ahmet’i paçasından çeke çeke aşağı aldım. Rengi olmuş kağıt gibi bembeyaz. Kalp krizi geçiriyor zahir dedim kendi kendime, hani bana da olur ya, hemen mutfağa koştum, tabii aklım başımdan gitmiş, henüz bulgur pilavı pişirmiştim, bir tabağa koydum ve Ahmet’e getirdim, zorla yedirdim.&lt;br /&gt;- Bulgur pilavı mı yedirdiniz Validanım?&lt;br /&gt;- Evet, ama inanmayacaksın, yedikçe rengi yerine geldi, nerdeyse tamamını yedi. Ahmet açıldı. “Sağol Nazire abla, kendime geldim valla” demez mi, bir nefes aldım ama ay elim ayağım boşaldı .&lt;br /&gt;- Validanım, size demek bunca sene göğsünüz sıkıştığında Trinitrine’i boşuna vermişiz, bir tabak bulgur pilavıyla halledebilirmişiz……&lt;br /&gt;Anneannemin angine de poitrin’i vardı, hiç beklenmedik zamanlarda nefesi daralır, teyzeciğim her seferinde mucize ilacı Trinitrine’i yetiştirir ve anneannemin hayatını kurtarırdı. &lt;br /&gt;Saçlarım uzundu küçükken, bir de kahküllerim vardı. Anneannemin kahküllerime büyük itirazı vardı, “ayol çocuğun alnına saç yürüyecek, şunları arkaya atsanız, benim lafımın hiç mi hükmü yok aşk olsun” larını annemle babam sevgiyle geçiştiriverirlerdi. Kahküllerime söz geçiremeyen anneannem ondan sonra saçlarıma hükmetmeye karar vermişti, bulduğu her fırsatta arkadan tek örgü yapardı. Gene öyle bir gün, bebeğimle oynarken, &lt;br /&gt;- Derya gel saçlarını öreyim de ensen rahat etsin”, &lt;br /&gt;anneannemin baş ve boyun kısmımla neden bu kadar yakından ilgilendiğini anlayamıyordum elbette. Gittim önüne oturdum. “&lt;br /&gt;- Ben saçını örerken başını dik tut, ben çeksem de arkaya verme başını, verme ki örgün gergin ve muntazam olsun. Bak acıyor diye de şikayet etme, bir öreceğim, akşama kadar tek bir saç teli kıpırdayamayacak. Aaa evladım, ensen açılsın acık, gel.&lt;br /&gt;Önce taradı, ardından örmeye başladı. Birden, saçımı çok ciddi çekmeye başladı, ben ise tembih edildiği üzere başımı, saç diplerim çok acımasına rağmen, öne doğru çekerek gerekli gerginliği sağlamaya çalışıyorum. Arkadan çekimin şiddeti gittikçe artıyordu, canım çok acımaya başlamıştı. Tembihli olduğum için acıya dayanıyor başımı inatla öne çekiyordum. Saçma sapan bir durumdaydık. Tam o sırada kapı açıldı ve teyzem, içeri girmesiyle “Anne!” diye bağırarak tam yanımızda duran etajerin üzerindeki Trinitrine’e saldırdı. Normal değil bu durum. O turuncu metal kutu ortaya çıktığında hep problem ve panik oluyordu. Gene öyle olmuştu işte. Arkadan beni çekiştiren kuvvet yokoldu, başımı bir çevirdim ki, anneannemin ağzı çarpılmış, gözleri belermiş. Teyzem ustalıkla dudaklarını aralayıp minik beyaz ilacı dilinin altına kaydırdı. &lt;br /&gt;Anneannemin göğsü sıkışmış saçımı ondan çekermiş, arkaya kaykılıyormuş nefes darlığından meğer. Kısa zamanda kendine geldi ama ben uzun yıllar saçımı ördürmedim, hala da ördürmem, kendim örerken de hep gözümün önüne bahçeye bakan oturma odası gelir. Hayatımızın, geçmişimizin şifreleriyle gözgöze gelmek böyle oluyor demek. &lt;br /&gt;Anlatmıştım ya, koskocaman anahtarlı koskocaman cümle kapısından içeri girildiğinde sağdan aşağıya inen merdivenlerin sonunda büyük taşlık, mutfak ve hamam vardı diye. Ah o hamam. Pazar günleri kazanlarda sular kaynatılır (ilerleyen zamanlarda odunla yanan termosifona terfi etmiştik), kurnalı hamama tahta takunyalarla girilir, anneannem büyük tabureye oturur, beni de önündeki küçük tabureye yerleştirir, kurnada sözümona ılıtılan su bakır tasla başımdan aşağı boca edilir ve birkaç tas suyla ben yandıktan sonra anneannem eline  o sert dikenli bezi geçirirdi. Kese! Vücudum keselenirken dayanırdım da, sonrasında sıra işkenceye gelirdi. Keseden sonra gene tasla üstüme döktüğü o sözümona  ılıtılmış sular tenime milyonlarca iğne batırırdı. Kaçmak isterdim, kaçamazdım. Ardından saçım yıkanırken o beyaz sabun gözüme kaçardı, gene canım acırdı. Bütün bu mezalim bittikten sonra ise, lavanta kokulu peştemallara sarılıp kucakta oturma odasına götürülüşüm ve teyzemin o en sevdiğim bardakta getirdiği serin şerbet bunların tamamını unuttururdu.&lt;br /&gt;Pazar günleri ritüelinin devamında, teyzemin Mühübaanım’ın bostanından topladığı pazılarla yaptığı börek olurdu. Kocaman tepside börek hazırlanırdı ve Ahmet Abilerin evine yakın ekmek fırınına pişirilmesi için gönderilirdi. Yaklaşık bir saat sonra, börek enfes kokular içinde gelirdi, yanına muhakkak yoğurt servis edilir, böylece hamam töreni bol C vitaminli karbonhidratla tamamlanmış olurdu.&lt;br /&gt;Ben İzmir’de doğmuşum, ama Kuşadası’nda olmuşum. 1985’de evlendiğim sene Eren’le birlikte bir haftalığına Kuşadası’na giderken annem şöyle demişti: &lt;br /&gt;- Derya, sahilde bir İlkokul vardır, oraya iyi bak, sen orada oldun.&lt;br /&gt;- Nasıl yani anne, ben okulda mı doğdum.&lt;br /&gt;- Hayır kızım, sana doğdun demiyorum, oldun diyorum.&lt;br /&gt;- Nasıl yani anne???&lt;br /&gt;- Valla hesabım tutuyor, o yaz Kuşadası’nda o ilkokula kampa gitmiştik.&lt;br /&gt;- Ay anne tamam, anlatma, hey Allahım tövbe tövbe.&lt;br /&gt;- Ne var kızım, sen hüdayinabit değilsin ki, aaa..&lt;br /&gt;Annem, 1930’lu yılların sonlarına İstanbul Çapa Kız Öğretmen Okulu’nda okurken, anneannem ve dedemin yakın ahbapları Neşat Bey ve Sahure Hanım’ın büyük kızları Destina’nın nişanında babamın gözüne takılıyor. Babam damat Osman Bey’in İstanbul Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden sınıf arkadaşı. Üniversite’yi yeni bitirmiş, Tarih öğretmeni. Annem hakkında damattan bilgi aldıktan sonra cesaretini toplayıp masaya gidiyor ve dedemden annemi dansa kaldırmak için izin istiyor. Dedem bu kararı anneme bırakıyor ve annemle babamın elleri bir valsle birleşiyor. Devamında babam annemi okulunda birkaç kere ziyaret ettikten, arada mektuplar gidip geldikten sonra, gene bir cesaret haber gönderiyor dedeme ve arkadaşı Osman’la birlikte dedemin karşısına oturuyorlar.&lt;br /&gt;Babam dedeme annem ile evlenmeye talip olduğunu söylüyor. Dedem babamı birkaç soruyla tanıdıktan sonra&lt;br /&gt;- Evladım sizin anneniz, babanız, bir büyüğünüz yok mu?&lt;br /&gt;- Efendim bir tek annem var, İzmir’de yaşıyor. Ancak ben karşınızdayım.&lt;br /&gt;demesiyle annemle babamın arasında söz kesiliyor. &lt;br /&gt;Babam İzmir’de Berra Hanım ile Salim Bey’in tek oğulları olarak dünyaya geliyor. Berra Hanım da Salim Bey’de dullar, ikisinin de ilk evliliklerinden ikişer çocukları var. Salim Bey Mısır’ın İskenderiye şehrinden, kızı Hatice ve oğlu Ömer Faruk İskenderiye’deler. Berra Hanım ise Seferihisar’lı, ilk eşinden Müşerref ve Semiha adlı iki kızı var. Adnan, Salim Bey’le Berra Hanım’ın tek ortak çocukları ve birlikte yaşadıkları Müşerref ve Semiha ablalarından oldukça küçük. Salim Bey gıda ticaretiyle meşgul, evine, üvey kızlarına ve öz oğluna ve tabii ki Berra Hanım’a çok düşkün. Akşamları demlenmeyi seviyor, eve gelirken de her akşam muhakkak o dönemin seçkin mezelerinden getiriyor. Sofra kuruluyor, Salim Bey mezelerden birer lokma aldıktan sonra, muhtemelen rakı mezesi olması sebebiyle, kalanları doğruca Adnan’ın önüne bırakıyor. Netice, Semiha ve Müşerref annelerinin yaptığı yemekle yetinirken, Adnan babasının nadide mezelerini mideye indirerek tamamlıyor akşam sofrasını. Bunun doğal bir neticesi olarak ablalarının çocukça husumetini göğüslemeyi de öğreniyor ister istemez.&lt;br /&gt;Adnan’ın bu sefahati ancak 7 yaşına kadar devam ediyor ve Salim Bey hayata veda ediyor. Çoktan birer genç kız olmuş Müşerref Halik Bey ile, Semiha ise Sabri Bey’le evlenerek evden ayrılıyorlar. Adnan Berra Hanım’ın tek gururu, canyoldaşı, sebeb-i hayatı oluyor. Karşıyaka’da oturuyorlar, mahallelerindeki komşularının çoğu Rum, Adnan’a “Athenon” diye sesleniyorlar. Babamın sürekli tekrarladığı tekerleme çocukluğuna dair hatırladığı eğlenceli bir melodiyle şöyle söyleniyor:&lt;br /&gt;Meêrdiven başiinda biir kocakarii&lt;br /&gt;Aldi paralaari cicosçi karii&lt;br /&gt;Anneyy, anneyy, vamos parakiii!&lt;br /&gt;Adnan yaz tatillerini teyze ve dayılarının yaşadığı Seferihisar’da geçiriyor, tütün topluyor, kuzenleriyle birlikte kirpi yakalayıp ters çevirip suya bırakıyorlar ve kirpinin ayakaltlarını gıdıklıyorlar, babam anlatırdı ordan biliyorum. Kirpiler gıdıklanıp cırcır bağırırlarmış, bizimkiler de çok gülerlermiş, ta ki büyüklerden biri bu sesleri duyup gelip kirpiciği kurtarıp bunları kovalayana kadar. &lt;br /&gt;Devamında, Salim Bey’in bıraktığı mirasla yaşayan Berra Hanım oğlunun Lise den sonra İstanbul’da Üniversite okumasına razı geliyor, Adnan’ın tahsili için ayrılan fon Müşerref’in banka müdürü olan kocası Halik enişte’nin kontrolüne veriliyor ve Adnan İstanbul’a geliyor. Yıllar sonra babam bizlere Halik enişteyi hayatı boyunca affetmeyeceğini söyleyerek şunu anlatmıştı:&lt;br /&gt;- O zamanlar tahsilim için ayrılmış miktar çok yüklü bir meblağ idi. Ben İstanbul’a geldikten sonra ilk bir yıl eniştem bana her ay muntazam belli bir miktar yolladı. Sonrasında bir gün mektup yazarak “ben paranın tamamını senin hesabına yatırdım, sen kendin idare et, bu sorumluluğu taşımak istemiyorum” dedi. Bu o zamanlarda bana yapılabilecek en büyük zarar olabilirdi, zira 20 yaşımdaydım, İstanbul gibi bir şehirde tek başıma yaşıyordum ve o paranın tamamını birkaç ay içinde sorumsuzca tüketebilme riskim çok yüksekti. Bunu yapmadım Allahtan, ama eniştemi de hiç affetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adnan’la nişanlanan Güzin, Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra ilkokul öğretmeni olarak Adana’ya tayin oluyor.. Henüz 19 yaşında. Dedem anneannemi de yanında gönderiyor annemin. Herhalde tanıdıklar vasıtasıyla bir ev kiralanıyor, anneannemin ilk işi giriş katı olan evin pencerelerine siyah perde dikmek oluyor, sebebini de anneme şöyle izah ediyor:&lt;br /&gt;- Kızım burası yabancı yer, sen nişanlı bir genç kızsın, maazallah lisana geliriz.&lt;br /&gt;Adnan ise Hatay Dörtyol’da 38 ay sürecek askerlik hizmetinde. Büyük bir şans eseri annemin okuldan sınıf arkadaşı olan Mualla da Adana’ya tayin olmuş ve o da aynı model, annesiyle birlikte gelmiş Adana’ya. Anneannem naturel bir kadındı ama sonraki yıllarda benim de tanımak şansını yakaladığım Mualla teyzenin şimdi ismini hatırlayamadığım annesi daha süslü bir kadındı. Gözüne sürme çeker, kaşına rastık sürerdi. Gitmelerinden kısa bir zaman sonra, Mualla teyzenin annesi anneanneme:&lt;br /&gt;- Kardeşim, bu Pazar kızları da alıp bir fayton turu yapalım, şöyle sağımızı solumuzu bir görelim, hem eğleniriz de.&lt;br /&gt;diyor. &lt;br /&gt;Pazar günü sözleşildiği gibi faytona biniliyor ve Adana sokaklarında dolaşırken Mualla teyzenin annesi faytoncuya&lt;br /&gt;- Evladım faytonun üstünü aç da acık hava alalım pek sıcak&lt;br /&gt;demesiyle, annem ve Mualla teyze ve karşılarında oturan anneannem ve Mualla’nın rastıklı sürmeli annesi, annemin tarifiyle Adana sokaklarında “şak şak şak” tur atıyorlar. Ertesi gün annem işe gidiyor, ilk teneffüste hademe gelerek Müdür Bey’in çağırdığını haber veriyor. Müdür’ün odası:&lt;br /&gt;- Güzin Hanım kızım, dün Mualla öğretmen ve validelerinizle birlikte fayton turu yapmışsınız.&lt;br /&gt;- Evet Müdür Bey,&lt;br /&gt;- Kızım, Pazar günleri faytona binmeseniz, rica etsem.&lt;br /&gt;- Anlayamadım efendim.&lt;br /&gt;- Diyorum ki, Pazar günü faytona binmeseniz, hatta faytonun üstünü hiçbir şartta açtırmasanız.&lt;br /&gt;- Müdür Bey, ben İstanbul’da yetiştim, uygunsuz durum ne demektir bilirim, ancak fayton ve üstü, pek anlayamadım. Hem annelerimiz de yanımızdaydı, alt tarafı bir şehir turu attık, saygısızlık etmek istemem ama müdahaleniz pek yersiz geldi bana.&lt;br /&gt;- Kızım, daha açık anlatayım o halde. Adana’da pavyona yeni sermayeler geldiğinde Pazar günü herkes görsün diye faytona bindirip, faytonun da üstünü açıp tur attırırlar.&lt;br /&gt;- Anladım Müdür Bey…….&lt;br /&gt;“Lisana gelmekten” çekindiğinden pencerelere siyah perde asan anneannemin fayton sefası Adana’lıların dağarcığında kaldı mı bilmem ama “ay ne olur anlatmayın, bak hala fena oluyorum” diyerek kızaran anneannemin yanında hep anlatıldı ve gülüşüldüydü.&lt;br /&gt;Anneannemin doğal bir komedyen olduğundan bahsetmiştim, bu özelliği hayat tarafından da onaylanmış olmalı ki, hep en korktuğu şeylerle şaka yapmaya devam etmiş hayat ona. Adana macerasında anneannem bir gün de kömür almaya çıkmış. Binbir zahmetle yolu bulduğunda, tarif üzerine kömürcüye giden kestirme sokağın başına gelmiş, girmek ne mümkün. Sokağın başında bir bekçi. &lt;br /&gt;- Giremezsin Hanım!&lt;br /&gt;- Aaa, neden ayol, kömürcüye gidiyorum.&lt;br /&gt;- Yok, öteden dolan, buradan giremezsin.&lt;br /&gt;- Neden, yangın mı var, aaa kömürlük mü yandı yoksa?&lt;br /&gt;- Yok yangın falan, giremezsin o kadar!&lt;br /&gt;- A, çekil be adam, ne demek giremezsin, börttüm zaten yürümekten.&lt;br /&gt;- Yok hanım, giremezsin, yasak.&lt;br /&gt;- Aa polis çağıracağım, ne yasağı bu böyle.&lt;br /&gt;- Hanım teyze, bak yaşına hürmeten söylemek istemiyorum ama sen de müşkülat çıkartıyorsun, burası Umumhanelerin olduğu sokak, giremezsin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannem akşam annem gelene kadar bu “utanç”la hercümerc olduktan sonra akşam sofrasında anneme onun hatırına nelerle karşılaştığını, anneliğin böyle bir şey olduğunu, hayatında böyle mahcub olmadığını bu nadide örnekle anlattığında annemin tepkisi ne olmuştu bilmiyorum, ama, yıllarca bu ailede anlatıldı ve anneannemin naiv dünyası bizi gülümsetirken de içimizi ısıtmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nişanlılıkları o devirdeki savaş neticesi askerlik hizmetinin 3 yıl sürmesinden mütevellit gereğinden uzun sürmüş olan annem ve babam nihayetinde evlenmişler ve Adana’da annem ilkokul öğretmenliğine devam ederken, babam da önce kısa bir dönem Lise’de Tarih öğretmeni, ardından da o lisenin Müdürü olarak … yıl Adana’da kalmışlar. Yeni evlilerin kalıcı bir misafirleri de olmuş ve devamında bu taze ailenin bir ferdi olarak hayatının sonuna kadar onlarla yaşamış. Babaannem. Berra Hanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düğünü müteakip Adana’da tek göz bir kiralık ev bulunmuş ve ama o tek göz oda evde annem-babam ve babaannem hep birlikte yaşamaya başlamışlar. Durumun saçma uygunsuzluğu, babaannemin evin yakınından geçen trenyolu sebebiyle gürültüden şikayet etmesi fırsat bilinerek derhal yeni ve bu sefer iki odalı bir ev bulunup taşınılarak düzeltilmiş. Gerçi babaannem tren gürültüsü olmayan evi bilinmeyen bir sebepten beğenmemiş ve iki yatak odalı evde uyuyamadığından şikayet ederek eski eve geri dönülmesi konusunda epeyce ısrarcı olmuş, ancak babamın kati ultimatomu sonucu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Anne, başımızın üstünde yerin var ama bizim şartlarımız ve düzenimiz bu, rahat değilsen İzmir’e Müşerrref Ablama ya da Semiha Ablama rahatlıkla gidebilirsin,&lt;br /&gt;şikayetlerini mırıldanma frekansına indirerek fazla ısrar etmemiş. Babaannemi ben hiç tanımadım. Berra Hanım’ın aklımdaki tarifi annemin eski model bir saygı ve kendine has yumuşaklığıyla kamufle ettiği “usanç” ile abim ve ablamın anlattıkları, onlarla eğlenen, şakalar yapan, tekerlemeler ezberleten, ….. romanını sürekli okuyarak torunlarına arada o romandan kupleler okuyan tonton kadın arasında gidip gelmekte. Sanırım eğlenceli ve muzip tarafını kalbim daha çok benimsedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen aklıma gelen bir babaannem anekdotu. Anneannemin “Hacıanne*” dediğimiz bir arkadaşı vardı, daha doğrusu “ahretliği”, ismini hala daha bilmiyorum, adından da anlaşılacağı gibi Hacı idi, ama ne Hacı!! Son derece espritüel, açık fikirli, zaman zaman anneannemden daha avant garde olabilen bir kadındı. Anlatılanlara göre babaannemle pek iyi anlaşırlarmış. Bir keresinde, anneannemin evinde hem babaannem hem de Hacıanne yatıya misafirken, bu iki muzip, çiroz alıp uyuyan anneannemin koynuna atıvermişler. Uykudan kesif çiroz kokusuyla uyanan anneannemin durumu keşfedene kadarki telaşını ve sonrasındaki hayretini kahkahalarla izlemiş ve çok eğlenmişler. Bizler de her fırsatta bunu anneme anlattırır, sonra da dakikalarca gülerdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evimizin, ailemizin geceleri çok güzel geçerdi hep. İştahsız bir çocuk olduğumu anlatırlar. İşte tam da bu sebepten akşam yemeklerinde babamın yanına oturtulur, onun şefkatli otoritesi altında tabağımdaki yemeği bitirmek zorunda kalırdım. Yemek zorunda olduğum yemeklerle ilgili herhangi bir tatsız hatıram yok, sadece en büyük itirazım çorba içtikten sonra su içmeme müsaade edilmemesi idi.&lt;br /&gt;- Çorbadan hemen sonra su içilmez kızım, dişinin minesi çatlar! (sanki diğer yemekleri soğuk yiyormuşuz gibi) &lt;br /&gt;İnadına da çorba içtikten sonra deli bir hararet bastırırdı, su içmek için her seferinde yeltenir, ardından da bu tembihle durdurulur, çorbadan sonra servis edilen yemeğin ilk birkaç lokmasını içeceğim suyun hatrına adeta yutardım. Akşam yemeği hep aynı saatte yenirdi bizde. Kışın akşam 19:00’da, yazın ise yaz saati uygulaması yüzü suyu hürmetine 19:30’da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeği hazırlanırken, annem muhakkak mutfakta son anda bir şeyler hazırlıyor olurdu. Tedbirli ve organize olmasına rağmen sofraya “taze pişmiş/hazırlanmış” gelmesi gereken bir şey muhakkak olur, annem 19:00 eşiğini geçirmemek için bir telaş içinde olurdu. Annem bu koşturma içindeyken de ya abim ya da ablam annemle özel bir şey konuşmak için yanında olurlar, o da telaşının içine bir de “babamın duymaması gereken konu”nun hassasiyetini ekler, yanakları al al olurdu. Bendeniz ise kapı arkasında değil, ama mutlaka yakınlarında olur, oralarda oyalanır, fısırtıların kaynağını merak ederdim. Duysam da çoğunlukla anlayamadığım konuları bilmek gene de beni tatmin ederdi.&lt;br /&gt;Evin içinde olanları kendimce gizlice izlemek huyumun bir örneği bile var. Babam banyo yaparken evde bir karmaşa oluyor, yanılmıyorsam babamın yeni aldığı ve o gün ilk defa kullanacağı bornozun bir kolu, annemle ablam arasındaki bir çekişme sırasında yırtılıyor. Yaşım epeyce küçük sanırım, 3 ya da 4. Annemin ablama “baban duymasın” dediğini duyduktan sonraki ilk işim banyonun kapısını aralayıp babama “bornozun kolu gitti” deyip kapatıp ortadan yokolmam. Babam banyodan çıktıktan sonra anneme “Ne oldu bornozun koluna” sorusu ve annemin şaşkınlığı, ve ardından deşifre olmam!!&lt;br /&gt;Bunu neden yaptığımı tam olarak hatırlayamıyorum ama bir tahminim var. Ablam Üsküdar Amerikan Koleji’nde okuyor, yaptığı her şey, giydiği her şey benim için çok cazip. Karıştırılacak çok eşyası var. Günlerden Pazar, ablam odasında şeffaf bir kağıda renkli kalemlerin uçlarını toz haline getirerek çizdiği bir şeyi (aydınger kağıdına yaptığı Türkiye haritası) boyuyor, değil bakmama, yanına yaklaşmama dahi müsaade etmiyor, aklım orada. Annem börek yapmış. Etrafında dolandığımdan olsa gerek, bana kenarından bir dilim kesip vermiş ve ben böreği afiyetle yedikten sonra ablamın odadan çıktığını görüp doğruca hedefe ilerlemişim. O şeffaf kağıt şahane renklerle boyanmış, masanın üstünde duruyor. Yakından bakmam lazım. Ellemekten ne çıkar ki. Anlamaz bile ablam. Elime alıp her tarafını inceliyorum, pek bir şey anlamıyorum ama renkler çok güzel, bir gün ben de böyle güzel resimler yapabilecek miyim acaba. İyice bakıp her tarafını inceledikten sonra ilgim bitiyor, masaya bulduğum şekilde bırakıp odadan çıkıyorum.&lt;br /&gt;Devamında ablamın “haritam mahvoldu, Derya yaptı, ona elleme demiştim” diye bağırmasına çok şaşırıyorum. Nasıl anladı ki. Ablam hiddetle haritayı buruşturup, bir top haline getirip yere fırlatıyor. Annem devrede “Kızım dur, o kadar uğraştın, ne oldu?”, “Anne yağlı elleriyle tutmuş haritada yağlı parmak izleri her yerinde, offfffffffff”. Şimdi anladım, tevekkeli annem hep “ellerini yıkadın mı” diye sorar yemeklerden sonra, demek iz bırakmamam için uyarıyormuş beni, hay Allah.&lt;br /&gt;Devamını hatırlamıyorum, zira muhakkak biryerlere gizlenmiş ya da hiçbirşey olmamış gibi babamın hoşuna gidecek cümlelerimi kurarak onun dizine yerleşmiş olmalıyım. Fırtınanın geçtiğini zannediyor iken, ablamın “hadi banyoya” dediğini hatırlıyorum, gerisi acı dolu. Ablam beni olabilecek en sıcak suyla haşlayarak yıkadı, sesimi çıkartamadım, banyo bittikten sonra da, ince telli ve uzun saçlarımı olabilecek en ince telli tarakla taradı (çok acımıştı canım çok), gene sesimi çıkartamadım. Bütün bu acı bittiğinde tamamen içgüdülerimle o güzel resmi bozmamın bedelini ödediğimi biliyordum. Ne annem ne de babam canımın ne kadar yandığını hiç bilmediler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1418185743102234820?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1418185743102234820/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/07/uyananlarim-devam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1418185743102234820'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1418185743102234820'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/07/uyananlarim-devam.html' title='UYANANLARIM DEVAM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5138380900379866672</id><published>2010-06-24T16:18:00.001+03:00</published><updated>2010-06-24T16:21:57.312+03:00</updated><title type='text'>İlhan Selçuk yaşıyor muydu ki ölsün! demiş birisi</title><content type='html'>İlhan Selçuk yaşıyormuydu ki ölsün? &lt;br /&gt;Diye sorarak başladığı yazısına nefret kusarak devam etmiş.. Arkasından tören, anma düzenleyenlere de boşuna uğraşmayın dercesine. ‘ ..o gövde çürüktür artık, içi boştur, dediğim gibi kurtludur.’ Diyerek son noktayı koymuş... &lt;br /&gt;Kim mi bu kifayetsiz muhteris? Engin Ardıç denen köşe yazarı... &lt;br /&gt;Buyrun okuyun önce... &lt;br /&gt;http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/06/23/yasiyor_muydu&lt;br /&gt;.... &lt;br /&gt;Bir insan, bir gazeteci, bir meslektaş... Daha toprağa verilmeden bir ölünün ardından bu kadar saygısızca nasıl konuşur diye kendinizi boşuna harap etmeyin. Yazdıklarının hiç biri ne geçmişten gelen bir husumete, ne de köşeleri birbirine ters iki medyanın dayanılmaz ucuzluğuna bağlı değildir. Son derece basit bir sebebi vardır bu öfke dolu zamansız zırvaların... Son derece basit ve küçük bir sebep... Bir gece önce elinde kalan çükünün hıncıdır bunları ona söyleten. Çünkü bu adamın çükü ne zmaan elinde kalsa böyle çirkefleşir. Köşesinden zehir saçmakla tehtid eder, kabalaşır. Nereden mi biliyorum? Bizzat yaşadım da ordan... &lt;br /&gt;Hikayeyi uzun uzun yazıp, matah bir anıymış gibi süslemeye kalemim el vermez, ancak biraz detay yazmazsam da durum tam kendini ele vermez.. Biraz kısa, biraz uzun o günü yazmalıyım. &lt;br /&gt;Bu zatın büyük bir ulusal kanalda haber sonrası yorum yaptığı yıllar. 95 Haziranı olabilir, emin değilim ama öyle olmalı.. Kuruçeşme Zihni barda karşılaştım bu zatla... İğrenç bir anımdır, ilk defa anlatasım geldi. Farzedinki dün öldü ve şu an cenaze namazı kılınıyorken ona veda yazısı yazmam gerekti. &lt;br /&gt;İzmir’den gelen bir kız arkadaşımla, eski sevgili olan zihni’nin barına gitmeye; son zamanlardaki aşırı zayıflığın altında bir marazi durum olup oladığına yarı şaka yarı ciddi bir endişe ile bakmaya karar verdik. Birkaç yıl aynı reklam ajansında meslek gereği şık ve bakımlı giyinen iki İzmirli arkadaştık. O kendini Marmaris’in Turunç koyuna attığından beri bir meczupa dönüşmüştü. Ya da bana öyle geldi. &lt;br /&gt;Uzun zamandır ilk defa bir aradayız. Eski günleri yad ederken ona dedimki.. Kızım bu hain ne? Gel berbere gidelim, biraz bakım falan... O, düz olan saçlarını kıvır kıvır, ben kıvırcık olan saçlarımı altın sarısına açtırarak dümdüz yaptırıverdik... Tırnalar??? Kırmızı!!! Hiç sürmeyiz oysa... Dudaklar??? Kırmızı!!!! Hayatımda sürmedim. Sürmem aa, o kadar da değil... Kot pantalon gömlek, hafif makyaj, hazırız. &lt;br /&gt;(Haziran yağmuru o günde vardı ne hikmetse... Bu adam bana Haziran yağmuruyla yağmaya devam edecek anlaşılan, neyse...) Açık havada oturuken birden inanılmaz bir yağmur indirdi. Aceleyle bütün müşteriler alt kata indik. Haliyle içerisi sıkış tepiş bir hal aldı. Zihni eski enişte olduğundan kıyak çekip barda bir köşeye iliştirdi bizi... Oturup, birbirimizi görünce ikimizde deliler gibi gülmeye başladık. Onun kıvırvık saçları sopaya; benim düz fönler kıvırcık antenlere dönüşmüştü. Gerçekten komiktik bize göre. Birden bir viski bardağı tutan bir el uzandı aradan ‘ Pardon, koymamda bir sakınca var mı?’ dönüp baktım iyi giyimli bir bey.. ‘Tabii’ dedim. (Tamamen bardağı kast ederek elbette.) Ardından bir tekila bardağı uzandı... Sen de koy hadi, diyecektim ki bu sefer arkadaşı tanıdım...Hayli minik minyon izmirli bir gazeteci arkadaş... (isim vermiyim anlayan anlasın) Onu tanımam, ardıç kuşunu tanımamam birinci dereceden beni hedef yaptı sanırım... Adam hedefe kitlendi dakkasına.. Kulağıma kendini tanıtan cümleler kurmaya başladı, vır vır... Döndüm... ‘Tamam kim olduğunuzu anladım. Ama sizinle ve düşünceleriniz ile ilgilenmiyorum, erkek dergilerinde kadın anlatan birisiniz beni hiç ilgilendirmiyor sizin fikirleriniz. Arkadaşımla uzun zamandır görüşmedik onunla ilgilenmek istiyorum izninizle’ dedim... Vayyyyy!! Sen misin bunu diyen... ‘Saçları sarıya boyayıp buralara geldiysen seninle kimin ilgilenmesini istediğin açık.’ Demesin mi? O zamanlar daha deliydim, lafımı sözümü hiç esirgemden konuşmam meşhurdu. &lt;br /&gt;‘Çok iğrençsin... Kes sesini’ diyiverdim. Ben bunları konuşurken benim arkadaş İzmir’den geldiğini İzmirli olduğumuzu hemşehrimiz yazara yumurtlayıvermiş bile... Bunu duyar duymaz. İizmirli kadınları bilirim, hepsi orospudur; sen de bu gece bana vereceksin boşuna nazlanma’ dedi... Bar taburesinde tam dizime denk gelen şeyinide dizime dayadı. ‘ O tekila bardağını dizimden çek!’ diyiverdim. &lt;br /&gt;Adam hepten zıvanadan çıktı. Geleceksin!!! Seni sabaha kadar s.... falan noktasına vardı iş. Ben artık iyice adamı sözümle dövmeye başladım, daha detay anlatmıyım siz hayal edin. O sırada barda kayınbraderimin patronu ile karısı ve daha önce beraber çalıştığımız, o günlerde sabah gazetesinde çalışmaya başlayan Uğur isimli eski asistanım var... Barmen de durumu anlayıp Zihni’ye haber uçurdu anında. Uzaktan bizi izliyor o da. Dışarıya nasıl bir elektirik verdiysem artık, Uğur durumu anlamış olmalı, yanıma geldi. ‘ Yaseminler gelmişler aşağıda bizi bekliyorlar hadi gidelim’ dedi... Benim saftirik arkadaşım ‘Yasemin kim? Dediğinde gözlerimi öyle bir açmışım ki hemencik anladı yasemini, sümbülü... ve biz apar topar giderken bana döndü dedi ki, ‘ yarın yorumumda seni anlatacağım, herkese rezil olacaksın!’ &lt;br /&gt;Uğur bizi aşağı kadar indirdi taksiye bindirdi eve yolladı... Ve uğur sabah beni aradı, arkanızdan bardan atıldılar, dedi.. Akşam geçtim ekran karşısına... &lt;br /&gt;Ardıç kuşu gecenin ve gündemin yorumunu yapıyor... İstanbul’da eğlence yerlerinin çivisi çıkmış,, sarışın hafifmeşrep kadınlar herif götürmeye gelip, işine gelmediğinde evliyim diye kendilerini namuslu sınıfına koyuyormuş falan da filan... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faşist şey içinde kalan son kurtları da böyle döküyordu. &lt;br /&gt;...ama o çük çürüktür artık, içi boştur, dediğim gibi kurtludur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehtap Akdeniz &lt;br /&gt;24.6.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5138380900379866672?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5138380900379866672/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/06/ilhan-selcuk-yasyor-muydu-ki-olsun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5138380900379866672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5138380900379866672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/06/ilhan-selcuk-yasyor-muydu-ki-olsun.html' title='İlhan Selçuk yaşıyor muydu ki ölsün! demiş birisi'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1963833266975315043</id><published>2010-01-04T16:07:00.000+02:00</published><updated>2010-01-04T16:08:52.462+02:00</updated><title type='text'>HEY HAYAT</title><content type='html'>Bir yanım buruk&lt;br /&gt;Bir yanım umutlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbim diyor unutma&lt;br /&gt;Ruhum diyor hatırlarken de yaşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ona bakıyorum&lt;br /&gt;Bir bunu dinliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatıralarımı kadife keseyle göğsüme basıp&lt;br /&gt;Umutlarımı atlasla paketleyip sırtıma vuruyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat sana küskün değilim, inanıyorum&lt;br /&gt;Bana verdiklerin tevekkülüm, vereceklerin kabulüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldıklarının hesabını sormadan&lt;br /&gt;Vereceklerinin hevesiyle içindeyim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat.... seninleyim&lt;br /&gt;Sıra sende&lt;br /&gt;Göreyim seni&lt;br /&gt;Hayat..... hadi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt;1.1.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1963833266975315043?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1963833266975315043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/01/hey-hayat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1963833266975315043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1963833266975315043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2010/01/hey-hayat.html' title='HEY HAYAT'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3438038294554315088</id><published>2009-12-22T13:15:00.003+02:00</published><updated>2010-01-20T16:26:26.465+02:00</updated><title type='text'>BİR PARK BİR HEYKEL</title><content type='html'>Yemyeşil çimen örtüsünün ortasındaki kaidenin üstünde bir kadın heykeli varmış bir zamanlar. Kimi onu "anne" sembolü sanırmış, kimisi bilinmeyen bir mitolojik figür, kimi sadece taş yığını der sevmezmiş ama her gördüğünde de bakarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heykel orada hep dururmuş, yağmur da yağsa, kar da yağsa, üstüne kuşlar da pislese, altında çocuklar saklambaç da oynasa, hep dururmuş o heykel. Kimse bilmezmiş aslında üstüne yağan yağmurun akıp gitmediğini, kirlenmiş yağmur damlalarının kirlerini içine çekip temiz duru damlaları yere akıttığını, ya da tepesinde biriken karları erirken arıttığını, üstünde biriken kuş pisliklerinin asidini ayrıştırıp salt gübre olabilecek kısmını serbest bıraktığını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece bununla da kalmazmış aslında heykel. Kaidesine oturup konuşanların cümlelerindeki güzel şeylerle sevinip, hüzünlü-acı cümlelere ise birşey yapamamanın sıkıntısını emermiş dokusuna. Heykel ya, taştan oyulmuş deriz, öyle biliriz, ama aslında gizlendiği taşın içinden birisi tarafından çıkartılmış bir kadınmış o, tam da bu sebepten taş kabuğunun içinde yaşadığını kimse bilmezmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı çocuklar ondan korkup ağladığında uzanıp okşamak istermiş başlarını, gözlerine şefkat yürüsün ordan da ağlayan çocuğu en azından bakışındaki sıcaklıkla teskin edebilsin istermiş. Bunun gibi yapamadıklarından sebep, sadece geceleri, etrafta kimseler yokken, sol yanında zarif bir duruş verilmiş eli her gece aynı saatte dışarı doğru seyirtirmiş, bir kerelik ama her gece. Sessiz ve gizli bir çığlık gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ise sadece dibinde yeşeren yoncaların arasında saklanan ve hep kendini yenileyen tek bir dört yapraklı yonca farkedermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de beklerlermiş, birgün, birisi gelse de, o tek dört yapraklı yoncayı kopartıp heykelin eline verse....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir, belki de birisi verir, yonca hala orada, aynı kökten devamlı yeşermekte tek başına, heykel ise her gece sol elini aynı saatte aynı yöne kısa bir salise kıpırdatmakta.... Yoksa bu hayat nasıl geçer ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22.12.2009&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3438038294554315088?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3438038294554315088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/bir-park-bir-heykel.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3438038294554315088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3438038294554315088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/bir-park-bir-heykel.html' title='BİR PARK BİR HEYKEL'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7062617246315029698</id><published>2009-12-22T13:15:00.001+02:00</published><updated>2009-12-22T13:15:30.197+02:00</updated><title type='text'>İSİMSİZ</title><content type='html'>Görme gözüm&lt;br /&gt;Duyma kulağım&lt;br /&gt;Ama en çok da&lt;br /&gt;Söyleme dilim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntü yanlış&lt;br /&gt;Duyduğun eksik&lt;br /&gt;Bunların üstüne bir de söylediğin&lt;br /&gt;Hatalı adreste, alakasız bir dosyada&lt;br /&gt;Kimsesiz kalabilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden&lt;br /&gt;Maskesizi ayırdedene &lt;br /&gt;Filtresizi işitene &lt;br /&gt;Cümlelerinin emeği anlaşılana kadar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görme gözüm&lt;br /&gt;Duyma kulağım&lt;br /&gt;Söyleme dilim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu emeğin&lt;br /&gt;Doğru ellerde&lt;br /&gt;Doğru dillerde&lt;br /&gt;Doğru gözlerde&lt;br /&gt;Değerlenmeli&lt;br /&gt;ASlında...en önemlisi..&lt;br /&gt;En iyisi.... önce kendini sevmeli..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki omuzunun en az birisi&lt;br /&gt;Kendi başın için olmalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt;21.12.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7062617246315029698?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7062617246315029698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/isimsiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7062617246315029698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7062617246315029698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/isimsiz.html' title='İSİMSİZ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6150397144279218621</id><published>2009-12-18T12:55:00.001+02:00</published><updated>2009-12-18T12:57:24.642+02:00</updated><title type='text'>ER-İK</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;Erik ağacı&lt;br /&gt;Dimdik durma karşımda&lt;br /&gt;Dalların rüzgarda sallanırken&lt;br /&gt;Yaprakların yağmurla düşerken&lt;br /&gt;Gözüm sende, kalbim gövdende&lt;br /&gt;Son hatıram ortamızdayken hala&lt;br /&gt;Dimdik durma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erik ağacı&lt;br /&gt;Baharda karşımda&lt;br /&gt;Önce bembeyaz giyinip&lt;br /&gt;Sonra beyazları dibine serip&lt;br /&gt;Eriklerini gözüme gözüme sokma&lt;br /&gt;Dimdik durma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıdrellez gecesi&lt;br /&gt;Dibindeki gülün dalına&lt;br /&gt;Kırmızı keseyi asarken&lt;br /&gt;Gözlerini benden kaçırıp&lt;br /&gt;Bana kaçırdığım anları fısıldayıp&lt;br /&gt;Dimdik durma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erik ağacı&lt;br /&gt;Ömrü boyunca&lt;br /&gt;Her meyve dendiğinde&lt;br /&gt;Sadece, "erik mi çıktı yoksa" diyen&lt;br /&gt;Senin altında bana veda eden&lt;br /&gt;Eriği nerdeyse benden çok seven&lt;br /&gt;Yok artık burada&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapma....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt;16.12.2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6150397144279218621?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6150397144279218621/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/er-ik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6150397144279218621'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6150397144279218621'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/er-ik.html' title='ER-İK'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3268242131855364372</id><published>2009-12-16T17:07:00.000+02:00</published><updated>2009-12-16T17:08:30.650+02:00</updated><title type='text'>HEPSİ BEN</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;Her sabah&lt;br /&gt;Uyandığımda&lt;br /&gt;Farklı olsam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah kedi&lt;br /&gt;Kendi tüylerini yalayan&lt;br /&gt;Beğendiğine sürtünen&lt;br /&gt;Canı çektiğinde gelen&lt;br /&gt;Sıkıldığında giden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah köpek&lt;br /&gt;Beğendiği yerlere işeyen&lt;br /&gt;Sahibini koşulsuz seven&lt;br /&gt;Düşmanını ısıran&lt;br /&gt;Ama geceleri ulumayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah bir kısrak&lt;br /&gt;Gövdesi taze terden sırılsıklam&lt;br /&gt;Mağrur çevik salınan&lt;br /&gt;Tayını yanından ayırmayan&lt;br /&gt;Semer vurulmasına göz yummayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki sabah belki bir balık&lt;br /&gt;Tatlı suda tombul tembel&lt;br /&gt;Okyanusta kıvrak özgür&lt;br /&gt;Derede oyuncu&lt;br /&gt;Ama hiçbirinde oltalara kanmayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken birden bir sabah bir akasya&lt;br /&gt;Dallarını gece sarkıtıp&lt;br /&gt;Gündüz göğe yükselten&lt;br /&gt;Köklerini derine değil yüzeye yayan&lt;br /&gt;Yapraklarında yıldızlar parlayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sabah bir kuş olsam&lt;br /&gt;Kedinin, köpeğin,kısrağın, balığın&lt;br /&gt;Tek tek üstlerinde süzülsem&lt;br /&gt;Ardından akasyanın dalından geriye bakıp&lt;br /&gt;Havalanıp ufukta kaybolsam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;16.12.2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3268242131855364372?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3268242131855364372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/hepsi-ben.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3268242131855364372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3268242131855364372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/12/hepsi-ben.html' title='HEPSİ BEN'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1039996751963365049</id><published>2009-10-14T16:43:00.000+03:00</published><updated>2009-10-14T16:44:30.695+03:00</updated><title type='text'>EBEMİN ŞİFRESİ</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;&lt;span&gt;· Zırrrnnnnn zırrrrnnnnnn.......... “.......” e hoşgeldiniz, evinizde, rahat koltuğunuzda hiçbir çaba sarfetmeden “dünya mutfaklarından seçmeler” programımızı izlemek ve bu kampanyanın sadece size özel fırsatlarından yararlanmak istiyorsanız tek yapacağınız........numara.&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;........ara.......butonuna&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt; basa......&lt;br /&gt;· (Allahım 3 dakikadır anlatıyor, tuşları ısırsam biter mi acaba)&lt;br /&gt;· Müşterimizseniz 8’e, müşterimiz olmak istiyorsanız 9’a, ana menüye dönmek istiyorsanız telefonunuzun sağ alt köşesinde bulunan kare işaretine bas.......&lt;br /&gt;· (Isırdım bile) 8’i tuşladım&lt;br /&gt;· İsminiz .......... ........... ise 1’e değilse 2’ye, ana menüye&lt;br /&gt;· 1’i ısırdım&lt;br /&gt;· Telefon numaranız ... ... .. .. ise 1’e&lt;br /&gt;· BİRRRRRRR (tuş hafif yerinden oynadı)&lt;br /&gt;&lt;span&gt;· Ultra mega süper paketimizden faydalanmak için 1’e, hede hödö avantajı programımızdan yararlanmak için 2’ye............progr.....&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;....yarar........ba...z...&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt; müşteri temsilcimize bağlanmak için 7’yi tuşlayınız&lt;br /&gt;· YEDİ!!!!!!!!!&lt;br /&gt;· Şu anda bütün müşteri temsilcilerimiz meşguldür, siz bekleyenler arasında “BİR” inci sıradasınız......(jingle eziyeti başladı)&lt;br /&gt;· Bekliyorum......&lt;br /&gt;· Sayın müşterimiz, kusursuz hizmet anlayışımız çerçevesinde yapacağınız görüşme kayıt edilecektir, sizi Müşteri Temsilcinize aktarıyorum (jingle) ve...&lt;br /&gt;· İyi günler Sayın......... ............ ben Güven, size nasıl yardımcı olabilirim&lt;br /&gt;· İyi günler, yayınımda problem var&lt;br /&gt;· Anlıyorum, öncelikle isminizi alabilir miyim&lt;br /&gt;·  E biraz evvel bana ismimle hitab ettiniz ya?&lt;br /&gt;· Güvenlik efendim,&lt;br /&gt;· (Lahavle) ismim Derya&lt;br /&gt;· Soyadınız?&lt;br /&gt;· (Ve la kuvvete) Ongun&lt;br /&gt;· Annenizin evlenmeden evvelki soyadının yedinci harfi?&lt;br /&gt;· Yumuşakge&lt;br /&gt;· Hayır sadece yedinci harfini sormuştum&lt;br /&gt;· E ben de zaten yedinci harfini söyledim,&lt;br /&gt;· Pardon ne demiştiniz&lt;br /&gt;· Yu-mu-şak-ge, hani şu Gölcük’ün “g”si olup da üstünde yumuşatma işareti olan harf!!!!!&lt;br /&gt;· Anladım Derya Hanım, kayıtlarımı kontrol ediyorum&lt;br /&gt;· Hala konuya gelemedik, kütükteyiz sanırım&lt;br /&gt;· Eee Derya Hanım, doğum yeriniz?&lt;br /&gt;· İzmir!!!!!&lt;br /&gt;· İzmir’in neresi?&lt;br /&gt;· Efendim?????????&lt;br /&gt;· İzmir’in neresi Derya Hanım?&lt;br /&gt;· Şaka mı bu?&lt;br /&gt;· Hayır efendim kayıtlarımızla örtüşmesi lazım&lt;br /&gt;· ALO!!!!! Sizi arayan benim, tuşları ısırmak, ay pardon tuşlamak için hertürlü zırvalıklarınızı sabırla dinleyen benim, arıza bildirmek için sizi bekleyen, beklerken de tüm kimlik bilgilerimi elektronik haberleşme robotuna şifreleyen gene benim, anlamıyor musunuz, ben benim!!!!! Ayrıca komşum olsam ne farkedecek ki size (saçmalıyorum ama biraz saçmalamayı hakketiğimi düşünüyorum..... hem zaten kendimi durduramıyorum, geçmiş olsun)&lt;br /&gt;· Derya Hanım İzmir’in neresinde doğduğunuzu öğrenebilir miyim, işleminizi tamamlamak için kayıtlarımızı&lt;br /&gt;· Bornova’ya giden yolun üzerinde sağda bir benzinci var, onun hemen karşısındaki sokaktan içeri giriyorsunuz, soldaki bakkalın hemen yanındaki kahverengi binanın dördüncü katında doğmuşum, hem ne tesadüf ebemiz de aynıymış.....&lt;br /&gt;&lt;span&gt;· ..........................&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt;......................&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1039996751963365049?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1039996751963365049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/ebemin-sifresi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1039996751963365049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1039996751963365049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/ebemin-sifresi.html' title='EBEMİN ŞİFRESİ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-2941851633306370714</id><published>2009-10-13T14:53:00.000+03:00</published><updated>2009-10-13T14:54:13.084+03:00</updated><title type='text'>Tİ(L)K(İ)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;Tilki tilki saat kaç&lt;br /&gt;Işığa on var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki saat ka&lt;br /&gt;Mamaya dokuz var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki saat k&lt;br /&gt;İlk adıma sekiz var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki saat&lt;br /&gt;Okula yedi var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki saa&lt;br /&gt;Diplomaya altı var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki sa&lt;br /&gt;Aşk'a beş var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki s&lt;br /&gt;Doğuma dört var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilki&lt;br /&gt;Ayrılığa üç var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki tilk&lt;br /&gt;Özleme iki var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki til&lt;br /&gt;Saat Hayat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki ti&lt;br /&gt;tik&lt;br /&gt;tak&lt;br /&gt;tik&lt;br /&gt;tak&lt;br /&gt;ti&lt;br /&gt;ta&lt;br /&gt;t&lt;br /&gt;t&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;13.10.2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-2941851633306370714?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/2941851633306370714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/tilki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2941851633306370714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2941851633306370714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/tilki.html' title='Tİ(L)K(İ)'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3510909422796375755</id><published>2009-10-13T14:52:00.000+03:00</published><updated>2009-10-13T14:53:18.139+03:00</updated><title type='text'>KAPIDA BİRİ VAR</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;Aniden geliverir, habersiz..........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kah kan revan içindedir&lt;br /&gt;düşüncelerin dikenli tellerinden&lt;br /&gt;atlarken yaralanmış&lt;br /&gt;pişmanlık deriz ona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kah üzüm buğusu gibi serindir&lt;br /&gt;bir rakı kadehinde gizlenmiş&lt;br /&gt;şen kahkahalardan kopmuş gelmiştir&lt;br /&gt;mutluluk deriz ona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kah yakamoz kadar parlaktır&lt;br /&gt;bir Ağustos mehtabından firar etmiştir&lt;br /&gt;yerinde duramaz kıpır kıpırdır,&lt;br /&gt;heyecan deriz ona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kah başı önünde gelmiştir&lt;br /&gt;eksik/yarım kalmış cümlelerin&lt;br /&gt;parantezlerinden zıplamış&lt;br /&gt;keşke'lerimiz deriz ona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersek diyelim&lt;br /&gt;nasıl tarif edersek edelim&lt;br /&gt;ismi hep aynıdır aslında&lt;br /&gt;Herkes kendi isminde saklıdır zira&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt;12.10.2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3510909422796375755?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3510909422796375755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/kapida-biri-var.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3510909422796375755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3510909422796375755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/kapida-biri-var.html' title='KAPIDA BİRİ VAR'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-2548333862951860851</id><published>2009-10-13T14:51:00.000+03:00</published><updated>2009-10-13T14:52:42.034+03:00</updated><title type='text'>KÖREBE(N)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;kendinle körebe oynamak delilik değil, yalnızlıktır&lt;br /&gt;sağdan hüzün omzuna dokunur&lt;br /&gt;sağa dönersin sol omzunda bir el&lt;br /&gt;pişmanlık gelmiştir&lt;br /&gt;tam ondan özür dileyecekken&lt;br /&gt;arkandan biri iter&lt;br /&gt;küçük bir kuş sesinin uyandırdığı&lt;br /&gt;minnacık bir neşe&lt;br /&gt;gülümsemeye kalkarken ona&lt;br /&gt;başını çarparsın kocaman bir gerçeğe&lt;br /&gt;sıkılır açıverirsin gözündeki bantı&lt;br /&gt;karşında kocaman bir yalnızlık&lt;br /&gt;körebe hiç bitmez&lt;br /&gt;....................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt;6.10.2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-2548333862951860851?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/2548333862951860851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/koreben.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2548333862951860851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2548333862951860851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/10/koreben.html' title='KÖREBE(N)'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5573836133578013934</id><published>2009-06-24T17:38:00.001+03:00</published><updated>2009-06-24T17:38:43.519+03:00</updated><title type='text'>BACAĞIM SIRILSIKLAM BABA</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande'; font-size: 11px; "&gt;&lt;div style="clear: none; line-height: 14px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 10px; padding-left: 0px; "&gt;"Babam" diyordu kadın filmde, "bana geçmişle gelecek arasındaki farkı öğretti, bana hayatı öğretti"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın böyle bir tarifi olması mümkün mü, diye düşünüyorum, elbette mümkün, hatta çok da doğru. Bugünü zaten yaşıyor olduğumuza göre, geçmişi hatırlamakta eksik, geleceği öngörmekte yetersiz kalındığında, hayat "bilinemiyor" oluyor, evet doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana da böyle öğretilmiş olsa gerek, bambaşka bir istikamete giden bir repliğin sadece bu kuplesi yakaladı beni. Kızlarla babaları arasında bir türlü huzura kavuşmayan şefkatli tutku ve ütopya derecesindeki marazi aşk, çocukken konfor ve biraz şımarıklık, ergenken kendini saklamayla beğendirme arasındaki dans, yetişkinlikte ise tüm bunların birleşimini en özgürce ifade edebileceği bir duygu selinin güvenli ve kontrollu gölüne dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Kasım 1982, İstanbul'un soğuğu minik kırbaçlar halinde kol gezmeye başlamıştı. İşten eve geldim ve hazırlanmış akşam sofrasına oturdum, annem babam ve ben. Babam akşam yemeklerini karın doyurma eyleminden sımsıcak ve farklı bir birbirimizle gözgöze gelme ritüeline dönüştürmüştü. Yemekler yenirken, babam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Anlat bakalım ne dedikodular var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, babamın "bugün neler oldu" sorgusunun en cilveli oyuncusuydu. Karşısındakinin özel kutusuna sızabilecek formatta soru sorulduğunda gerçek cevap asla ne gecikir, ne de şekil değiştirir. Bu oyunu seviyordum. O günkü "dedikoduları" harıl harıl anlatırken babam öylesine dikkatle ve önemseyerek dinlerdi ki, satıraralarını görüyor olmasından asla rahatsızlık duymaz, oyunun bu kendine has gizemli gidişine teslim olurdum, gene oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra annemin ısrarla yemeğe aslında neyi eksik ya da fazla koyduğu özeleştirisinin arkasında saklanan "lütfen yemeklerimi çok sevdiğinizi söyleyin, duymak çok hoşuma gidiyor" arzusunu babamla ben sırayla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güzin, gene döktürmüşsün, ömrüne bereket, ellerine sağlık, sen annemi geçtin karıcım,&lt;br /&gt;- Anne, bu yemekler yüzünden kilo alacağım, yapma noolur ya,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cümlelerimizle sobeledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her akşam yemekten sonra sofra toplanır ve ardından babam kahvesini benim elimden şöyle isterdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Derya, biliyor musun Yemen'de darbe olmuş!!!!!!!!!!&lt;br /&gt;- Güzin Brezilya'da bu yıl kahve rekoltesi düşükmüş, tüh...!!!&lt;br /&gt;- Taze elden taze pişmiş ne tazelerdi, hay allah şu tekerlemeyi bir türlü hatırlayamadım...!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlar ve mutfağa koşardım. Ne kadar ağır ateşte yaparsam yapayım, ne kadar hızla ve koşarak getirsem dahi, lezzetine ve kıvamına değil ama "sıcak olmamasına" bir türlü çare bulamamışken, anneannemin sihirli sırrı ile bunu da çözmüştüm sonunda. Kahve kaynarken fincanın içine kaynar su koyarak fincanın kendisini de ısıtıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam kahvesinin artık sıcak olmasından memnun, ben ise bu büyülü sırrı öğrendiğim için gururlu ama ketumdum. Ser verip sır vermiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem her akşam katılmazdı kahve içmeye, o akşam da katılmadı, ben eşlik ettim babama. Ne de olsa artık büyümüştüm, kahve içince "arap olma" riski yoktu artık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvelerimize annem de o günkü kendi "dedikoduları" ile katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şekerim, bu sabah sen Migros'dayken Samime Hanım telefon etti. Temizlik varmış, kahveye çağırdı beni, aa gelemem Adnan gelecek şimdi dedim, aman Adnan, gene bir afra tafra yaptı, yok Adnan çocuk muymuş, yok bir kahve de sonra seninle içermişim, bak Adnan, bunu kaçtır yapıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güzin, Samime Hanım telefonu açtığında nasıl "Güzin" dedi, bir daha yapsana,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem inanılmaz taklit yapabilen ve olayları tek kişilik bir tiyatro tadında kostüm ve tam dekorlu bir sahnede sergileyebilen bir yetenekti. Bu özelliğiyle hem bir ayrıcalığın tadını çıkartır, hem de yeteneğinden emin bir şımarıklılıkla nazlanmayı da ihmal etmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Adnan, e aşkolsun, lafımı bölüyorsun ama..&lt;br /&gt;- Olur mu karıcığım, bölmek ne kelime, doyamıyorum geri sarıp bazı bölümleri tekrar tekrar dinlemek istiyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şımarık nazlanması babama olan aşk ve hayranlığına yenik düşen annem her zamanki gibi direnmedi ve kahkahalarımız eşliğinde istenileni yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam güldüğünde gözleri çizgi gibi olurdu, çok güzel gülerdi babam, hakkını vererek gülerdi. Onu güldürmek çok kolay değildi belki ama, başarılabilindiğinde alınan haz da eşsizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam aniden "yarın benim doğumgünüm" dedi. Havada asılı kaldı bu laf. Daha sonra iki kere daha indirdi o havadaki lafını babam, sonra televizyondaki Türk Sanat Müziği Korosu'nun sesi yankılanmaya başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu güzeller güzeli&lt;br /&gt;yar gibi geldi bana&lt;br /&gt;gözlerinde bir mana&lt;br /&gt;var gibi geldi bana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir münasip zamanda&lt;br /&gt;mesela saat onda&lt;br /&gt;buluşalım kordon'da&lt;br /&gt;der gibi geldi bana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gel benim gonca gülüm&lt;br /&gt;kalmadı tahammülüm&lt;br /&gt;sensiz hayat izmirlim&lt;br /&gt;zor gibi geldi bana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güzin hatırlıyor musun, annem bu şarkıyı çok severdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dedi babam. Çok dikkatimi çekecek bir laf olmamasına rağmen dönüp babama baktım. Ben doğmadan hayattan ayrılan babaanneme dair tüm bilgileri dağarcığıma doldurup babaannemle bütün çocukluklarını geçirmiş abim ve ablamla aynı skora gelme hevesiydi, biliyordum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımı çevirdiğimde babamın dudakları titriyordu. İlk kez oluyordu bu, ilk kez babam tamamen kendine ait, çocukluğuna ait bir dokunuşa tepki veriyordu. Hiç düşünmeden kanepenin diğer ucunda oturan babama yaklaştım ve sarılmanın yollarını ararken hiç beklemediğim birşey oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam bir yandan ağlarken, bir yandan dizime koyuverdi başını. Dizinde büyüdüğüm, şımartıldığım, dünyanın en güzel kızı olduğumu kulağıma değil, gözümün içine bakarak söyleyen, akşam yemeklerinde benim iştahsızlığıma ve huysuzluğuma şefkatli otoritesiyle galip gelen, toleranssız ama statik ve çok sahici bir sevgiyle beni hala besleyen babam, kahramanım, dizimde ağlıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben annemi çok özledim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Baba benimkini ödünç al", ya da "sen benden şanslısın, ben babaannemi hiç görmedim aa", veyahut "ay seni kim üzdü bakiim, hemen paralayıvereyim"..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi abuk sabuk lafları ettim mi, yoksa sadece aklımdan mı geçirdim emin değilim sadece babamın gözyaşlarının bacağımda, pantolonumda oluşturduğu ıslak lekelere bakakalmıştım, elim babamın başında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O lekelerin kuruyacağını bildiğim kadar, bu sahnenin asla hafızamdan kazınmayacağını da biliyordum! Bunu da babam öğretmişti bana. 12 Eylül 1980 sabahı, Tarih öğretmeni olan babam, "Derya, şu anda tarihe tanıklık ediyorsun, sadece bunun farkında ol, işte tarih böyle oluşuyor" demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte babamın gözyaşları bacağımda yuvarlakların birleşmesinden büyücenek bir ıslaklığa dönüşürken bunun da bir "tanıklık" olduğunun farkındaydım, babam öğretmişti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem durumu ele aldı, ben babamın dikkatini başka bir şeye çevirme hevesiyle, mutfakta bulduğum bir sütlü tatlıyı alışılmamış bir şaklabanlıkla babama getirdim... Babam artık ağlamıyordu, annem hiçbirşey olmamışçasına o hafta gelen buzdolabı tamircisine arızayı sesiyle nasıl canlandırdığını anlatarak, aslında o anda ne kadar çok şey olduğunun altını çizdiğinin farkında bile değildi.... bacağım sırılsıklamdı....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin geri kalanı sessiz bir "anlaşmayla" hiçbirşey olmadı" tiyatrosuyla sürdü.... bacağım sırılsıklamdı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah annem ve babam uyurken hazırlandım ve işe gittim, pantolonum kurumuştu.... bacağım sırılsıklamdı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim'deki ofise vardığımda, masamdan seyrettiğim Taksim, mahmurluğunu, isteksiz bir enerjiyle farklı yönlere giden insan güruhunun hareketiyle atmaya çalışıyordu her sabahki gibi, bacağım sırılsıklamdı...,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon çaldı, karşı komşumuz Sevil Hanım "Derya eve gelmen lazım, baban...."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gittiğimde, odamdaki pantolonum kurumuştu, bacağım ise hala sırılsıklamdı....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın doğumgünüydü, ve bacağım sırılsıklamdı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba, bacağım hiç kurumadı, bacağım sırılsıklam, sol bacağım... Hiç kurumuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.10.2008&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="photo photo_none" style="clear: both; line-height: 14px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;div class="photo_img" style="clear: none; line-height: 14px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;a href="http://www.facebook.com/photo.php?pid=704681&amp;amp;op=1&amp;amp;view=all&amp;amp;subj=120567927666&amp;amp;aid=-1&amp;amp;oid=120567927666&amp;amp;id=700054369" style="cursor: pointer; color: rgb(59, 89, 152); text-decoration: none; "&gt;&lt;img src="http://photos-b.ak.fbcdn.net/photos-ak-snc1/v261/19/90/700054369/n700054369_704681_4660.jpg" alt="" class="" onload="return wait_for_load(this, event, function() { var img = this; onloadRegister(function() { adjustImage(img); }); });" style="border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; display: block; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; width: 460px; " /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="caption" style="clear: none; line-height: 12px; padding-top: 2px; padding-right: 0px; padding-bottom: 10px; padding-left: 0px; border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; border-style: initial; border-color: initial; color: rgb(102, 102, 102); font-size: 11px; text-align: left; "&gt;annem ve babam&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5573836133578013934?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5573836133578013934/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/06/bacagim-sirilsiklam-baba.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5573836133578013934'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5573836133578013934'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2009/06/bacagim-sirilsiklam-baba.html' title='BACAĞIM SIRILSIKLAM BABA'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8508502474405257853</id><published>2008-12-19T11:45:00.005+02:00</published><updated>2008-12-19T12:16:56.489+02:00</updated><title type='text'>TANIDIKLA AŞK</title><content type='html'>Sabah saat 07:00, Gayrettepe'de evden çıktım, kış bahara dönmüştü yüzünü ama sabahları hala soğuktu, hem de kavuran soğuk, sıcak yataktan alelacele çıkmanın üşümesini bile döven bir soğuk. Paltomun yakalarını kaldırdım, Yıldızposta Caddesi'ndeki otobüs durağına her sabahki olağan yürüyüşüme başladım... gözlerim ayakla ufuk ortasında bir noktada, adımlarım sert ve seri, hava çokkk soğuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayrettepe'nin o zamanlar henüz kulakları mühürlenmemiş üç sokak köpeği de takıldılar peşime, üçü yarım çembere alıp eşlik ederlerdi bana her sabah, sessiz bir ittifaktı bu. Onları bir kere bile ellememiş olmama rağmen, onlardan korkmamam, "hoşt"lamamam ve uyum içinde benimle yürümelerini, bana eskort etmelerini onaylamamın ödülüydü sanki bu sadık vazife...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durağa kadar yürüdük birlikte, troleybüs geldi, bindim, Ortaköy'e kadar sürecek yaklaşık 20 dakikalık bir seferdi bu, karşımda o tanımadığım adamın sakin bir umutla sabahları başını öne eğip arada bir kaçamak bakışlarla tekrarladığı "günaydın" ını her sabah yeniden uzattığı, binenlerin aynı, inenlerin hep aynı durakta indiği, sürprizlerin pek olmadığı sıcacık bir seyahatti. Yataktan çıkmanın üşümesini soğuğun dövmesinden sonra sıcak ofise giden yolda daha az sıcak ama gönlü ısıtan bir troleybüs yolculuğu, seviyorum bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün, iş çıkışı, yakında evlenecek olan abimin düğün kokteyli için kıyafet seçmeye gideceğim. Annem her zaman olduğu gibi bu seçimde de yer almış, giymeyi düşündüğüm "güderi kıyafet" için bir tanıdık bulmuş. Oysa, en azından parayla alınacak şeylerin bir tanıdık elinden geçmesine itirazım annemce de malumdu ama, "anne işte, kırılmasın, ne yapalım tanıdıktan kaynaklanacak engelleri de aşmak zorundayız ana hatırına.." demiştim kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş çıkışı, anneyle Taksim'de buluşma, Galatasaray'daki bir pasaja yürüme, oradaki dükkanı bulma gibi detaylardan sonra nihayet dükkana giriş, annemin kendini takdimi ve tanıdık erkeğe beni takdimi, [inanmıyorum hala benden "çocuk" diye bahsediyor, e pes, 20 yaşımdayım.....], bu sinirle ya da mahcubiyetle, ayırdedemiyorum hangisiydi baskın çıkan, tanıdığa fazlaca dikkat etmedim. Kıyafeti seçtim, güderiyi seçtim ve prova için gün alarak tanıdığa da teşekkür ederek oradan çıktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 yaşımın coşkusu, kendimi azami gösterme cüretini yaratacak bir özgüven de getirmiş yanında. Geride bıraktığım okul yıllarımdaki "kendimi gizleme, dişiliğimi reddetme" debelenmelerim, kendimle, bedenimle, cinsiyetimle barışmayı uyandırarak onu gizlemek ezberini unutmuş. Yepyeni bir şiir bellemişim, adı "güzelim, bundan da utanmıyorum"... Yürüken saçlarımın savrulmasından da gururluyum, topuklarımın tıkırtısından da, hatta tırnaklarımın uzun ve ojeli oluşunu dudaklarımdaki ruj kadar hak görüyorum kendimde, süslenmenin ve gençliğimin en neşeli senaryosunda başrolü üstlenmişim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki hafta prova için aynı dükkandayım, bu sefer yanımda ne annem var ne de geçen haftaki tanıdık diye düşünürken bu seçeneklerden sadece bir tanesinin geçerli olduğunu görüverdim. Dükkana, açıldığında bir zil tıngırdayan kapısından girdiğimde, karşımda ilk gördüğüm tanıdık dı, orada oturuyordu. Nezaketle selamlaştım ve elini sıkarak hatır sorduktan sonra dükkan sahibiyle provaya başladık. Tanıdık, provanın hemen her safhasına "gözleriyle" müdahale ediyor, anne başıma ne işler açtın, ben bu adamdan sıkıldım...diyemeyeceğim, hayır sıkılmadım ama yolunda olmayan bir şey var, gözleriyle herşeye karışıyor, düşündüklerime bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prova bitti, akşam saat 7 civarları, İstiklal Caddesi bugünkü kadar değilse bile gene de okul zamanlarımdan kalma bir tanış, birlikte çıkıyoruz dükkandan. Yağmur yağıyor, ahmak ıslatan değil, herkesi ıslatan bir yağmur o yüzden şemsiyemi açıyorum ama bu tanıdık benim şemsiyemin altına girmek için şemsiyemi elimden alıyor, şaşkınlıkla bakıyorum ve gönüllüce veriveriyorum elimdeki şemsiyeyi, buna ayrıca şaşırmaktayım, bununla da kalmıyor benim elimi de kendi koluna takıyor..... Birisinin koluna girdiğinizde eliniz titrer mi, normalde titrememesi lazım ama benim elim titriyor, kolunu biraz sıkıyor tanıdık, elimin titremesini bastırırcasına ve bastırıyor da, bu sefer dizlerimde bir boşalma var, cebren şemsiyemin altında tanıdıkla yanak yanağayız ha gayret....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtirazım var ama bu itiraz "tanıdığa değil, içimde konuşan ben, işte ona itirazım.İçimdeki ben öyle sessiz haykırmakta ki, boğazım kuruyor, zaten yürürken de dizlerim boşalıyor ama bir yandan da sanki ayağım yere basmıyor, çoğul manalı bir anlamsızlıklar zincirinde sürükleniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray Lisesi'nin önüne henüz varmışız, yağmurun altında yürüdükçe taşların arasından sıçrayan çamurlar bile umurumda değil, bacaklarımın arkası şimdiden çamur zebrası ama gerçekten umurumda değil, gerginim ve sebebi farklı....Birden İstiklal Caddesi'nin o homojen insan selinin arasından kulağıma gelen birsürü ses arasında bir tanesi kulağımda çınlıyor ve kahkahalarla sarsılıyorum, 9-10 yaşlarında bir erkek çocuğu, sigara satıyor ve seri bir şekilde bağırıyor:&lt;br /&gt;- Hadiiii Mamsun Saltepe, Mamsun Saltepe, Mamsun Salt.e..pe..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gülmek iyi geldi, en azından gülerken titreyen elim, boşalan dizlerim ve tıkanan nefesime geçerli bir kılıf buldum, olsun..... Tanıdık da gülüyor biraz, ama daha çok ben gülerken durduğumdan, o, durduğumuz sürenin daha büyük bir bölümünü, daha az gülerek ve ama daha çok beni seyrederek geçiriyor. Bu sebeple gülmemi alışılmış süresinden kısa tutuyorum, utanıyorum, çok seyrediyor, böyle içimi bile sanki, aa....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyoruz, ama düz yürümek yerine Balıkpazarı'na sapıyoruz, etraftaki, tarlada olduklarından daha canlı renklerde danseden, sebze-meyve ve balık alaimsemasının arasından geçerken kendimi "Oscar törenine giren aktristler" gibi hissettiğimi hatırlıyorum, sürekli birşeyler anlatıyor tanıdık, söyledikleri değil, ucundan iliştiğim kolu, başımın yanıbaşındaki, şemsiyenin altındaki başı, yürüdükçe omzuma sürtünen omzu, ve hepsinden öte bütün bunları sarmalayan sesi.... yürüyor muyum, süzülüyor muyum, belirsiz... bedenim bir şekilde ilerliyor ama kalbim koccaman bir konuşma balonunun içinde ürkek bir mutlu, zaman ise menzilde bile değil, durum karışık ama güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu bulutun içindeyken ve en esasında maksat Taksim'e yürüyüp oradan ayrılmak iken, biz Taksim'e geliyoruz ama hala elim kolunda, o yanımda, ya da ben onun yanında, ama toplamda ikimiz şemsiyenin altında. Yağmur hala yağıyor mu ondan bile emin değilim, içine girdiğim konuşma balonunun sahibi ses sebebiyle süresini ve şiddetini asla tahmin etmediğim bir depremin sırtında gidişlerdeyim derken şu cümleyle kendime geliyorum, hem düşünsel hem de aktüel anlamda, "şurda bir çay içelim, üşüdük".... Divan Oteli'nin önüne gelmişiz, ve evet üşümüşüm, ve evet o da üşümüş, ve hepsinde daha evet benim yerime karar vermiş aynen prova sırasında tüm iğnelerin yerini gözleriyle idare ettiği gibi, ve, ve, ve...... Divan Pastahanesinde karşı karşıya oturuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne ne yaptın bana......!!!!!!!!!...............&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan Pastahanesi'nde bir masada şaşkınım, zaman içinde zamanüstü bir boyut yaşıyorum, şemsiyenin altındayken beni benden alıp bambaşka bilmediğim istikametlerde savuran ses ve sahibi karşımda, ses artık bir fon müziği haline gelmiş, masada sesin karşısında oturan ben önümdeki çay fincanını arada bir ağzıma götürüp getirme dışında dış dünyayla olan tüm ilişkimi kesmişim. Hayatta meslek olarak en çok istediğim tiyatro oyunculuğu (inanmayacak kimse ama hala daha öyle, neden olamadığımı karıştırmayacağım uzun ve mantıksız, ama tiyatro oyunculuğu hala boğazımda bir düğüm, o kadar keskin bir tutku yani), evet bu tutkuyu kalbimde, en gizlimde, en kadife keselerde saklarken ben, provalarda başlayan ve şemsiye altında yürümeyi takiben şu masada devam eden efsunun karşı tarafı bir de üstüne üstlük tiyatrocu çıkmaz mı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım, bütün işaretler tek yönü gösteriyor, istikamet çoktan ayna gibi karşımda, üstelik de ben o istikamete uçarak gitmelerdeyim, ve fakat sanki bir ayrı ben var beni dışarıdan seyrediyor, oldukça tuhaf, gerçeküstü sayılabilecek bir ruh hali (şimdi düşününce salaklık derecesinde bir aşk çarpması elbette, ama o günkü duygularımı dillendirmeye çalışıyorum, affola...)..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro denince o tutulmuş dilim bile çözülüyor, yağmur gibi ardarda sorular sormak istiyorum ve:&lt;br /&gt;- Tiyatro eğitimine kaç yaşında başladın..ız....&lt;br /&gt;- Siz yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz eşiğini de atladık, beni oradan oraya sürükleyen ses ve şemsiyenin altındaki tanıdık artık gözlerime direk bakarak sesinin cüretini gözlerime ok ok saplıyor, ben ise gözümü kırpmadan gelen bütün okları kabul ediyorum. Divan Pastahanesi ne kadar güzel bir yermiş, bu akşam kapatmasalar, ya da üstümüze kapatsalar, biz burada "hapis" kalsak, salak salak hayallerime gene salak salak gülümsüyorum, karşımdan gülümsemelerime cevaplar geliyor, karnım buruluyor, göğüs kafesimin altına doğru tatlı kramplar girmeye başladı, hani şu arabada giderken üstünden geçilen rampanın inişinde insanın içine kelebekler savuran darbeler, şimdi rampasız, statik durumdayken, içimde kreşendo temposundalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nerede oturuyorsun Derya?&lt;br /&gt;- .........&lt;br /&gt;- Derya?&lt;br /&gt;- Hı, kim...ben mi?&lt;br /&gt;- (sadece gülümseme, elimi hafifçe okşama ve baş sallama)&lt;br /&gt;- (Ay konuşamıyorum....bütün duyu sistemim elimin üstündeki elde takılı kaldı)&lt;br /&gt;- Derya..?&lt;br /&gt;- Efendim (toparlandım, hiçbirşey olmamış gibi davranıyorum ama evet... beceremedim)&lt;br /&gt;- Kalkalım, sen eve geç kalma,&lt;br /&gt;- (Allahım lütfen kalkarken birşeyleri devirmeyeyim, lütfennn... kendimi hiç bu kadar beceriksiz ve savruk hissetmemiştim, KENDİNE GEL DERYA...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksideyiz, "Gayrettepe'ye gi....." demeye başlamışken şöföre, alışmışım ya tek başıma varolmaya, birden kolumu bir el sıkıyor, susuyorum, korktum, ama kolumdaki elden de memnunum, yaşasın, belki çekmez elini, "Gayrettepe'ye gidiyoruz şöför Bey", Allahım sesi ne kadar güzel...Eli kolumda, sesi kulağımda, taksinin arka koltuğunda cümbürcemaat oturuyoruz, trafik Allahtan!!!!! sıkışık, ağır ilerliyor, ve ama, maalesef ama, el nihayet Gayrettepe'ye geliyoruz, "nereden sapalım" diye soruyor şöför, ürkekçe tanıdığa bakıyorum, o otoriteye çoktan teslim olmuşum, başını sallıyor "sen söyle" der gibi, izin çıktı, "şurdan ışıklardan sola, sonra karşıya düz lütfen" diyorum, sesim çatladı, lanet olsun, hep böyle olur üfff.... Önüme bakıyorum, derken kolumdaki el elimi kavrıyor ve o noktadan sonra, ama gerçekten, hiçbirşey hatırlamıyorum.... İlk kez değil elimin bir erkek tarafından tutuluşu, ama ilk kez. İlk kez değil bir erkekten etkilenmem, ama ilk kez. Evet nedense daha evvel yaşadığım herşey bu tanıdıkta temize çekilircesine "ilk kez" defterine tescilli kayıt oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben elimi tutan elden gelen sıcaklık ve içimdeki serin meltemin uğultusunu dinlerken, birden şöförün sesini duyuyorum "sağa mı sola mı?", cevap vermek istemiyorum, yol ayrımındayız, ya sağ demem lazım ya sol, ama ben konuşmamak istiyorum, şöför yokmuş gibi davranmak istiyorum, acaba sussam doğru yönü tahmin eder mi, ay cevap vermek istemiyorum, ve ama çaresiz ve elbette veriyorum "sola lütfen".... bu cevabımdan 46 saniye sonra evimin kapısındayız.... "geldik..." diyorum, el elimi bırakmadan kapıyı açıyor, sonra bana dönüp yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra kulağıma "yarın 13:00 de burdan mı alayım seni" diyor,.... Başım dönüyor ama kendimden ummadığım bir performansla "buradan" deyiveriyorum şıp diye, diğer yanağımdan da öpüyor ve beni dışarı çekiyor. Uydu vaziyetinde olduğumun farkındayım ve ama bundan da çok memnunum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki sahnede odamda aynanın önünde yüzüme bakıyorum ve ellerimle yüzümü kapatıyorum. Biran evvel akşam yemeğini yemeli ve yatmalıyım, çocukluğumdaki "bayram arefesi" sendromu uyandı, bu kez daha farklı ama, sabah kalktığımda başucumda rugan ayakkabılar değil, birkaç saat sonrasında atlas kelebekler vadisi bekliyor beni.Yemekten sonra yatağımda düşünüyorum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Derya, bu adam senden 20 yaş büyük&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Olsun, kime ne&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Derya, bu adam tanıdık&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Olsun, kader bu, ben istemedim ki tanışmak, kader işte besbelli&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Derya, olmaz, üzüleceksin&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Üzülene kadarki zamanım bugünün yarısı kadar bile zevk verecekse razıyım&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- Derya yapma&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- YAPACAĞIM&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 13:00, son iki saatimi gardrobumdaki kıyafetler ve kombinasyonları arasında sonsuz debelenerek geçirdim, kan ter içinde kaldım, üç kere duşa girdim, sonunda kahverengi fitilli kadife pantolonum, bej dik yakalı kazağım, kahverengi atkım ve triko paltomla "genç kız" görünümünde ama "küçük kadın" psikolojisinde "saçmasapan" bir durumda kapıya iniyorum ve orada bekleyen arabaya biniyorum. Güzelim evet çok güzelim.... Değilsem de güzelim... Büyüdüm ben.... Güzel bir yetişkinim ve ama çok da ufağım... şahane bir çelişki...Müthiş bir aşk, artık ortada aşk, bu adam herşeyi biliyor, ben daha düşünmeden ne "düşünmem gerektiğini" bile biliyor, güzel bakıyor, güzel dokunuyor, "Derya" deyişi bile bir başka, çok aşık oldum çok.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne bana ne yaptın!!!!!!!!!!!! İyiki yaptın anne......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdık bana hem çok yabancı, tehlikeli, heyecanlı ve yepyeni bir pencere açmış, hem de aslında çok aşina olduğum , evin en küçüğü, sınıfımın en küçüğü, ezcümle içinde başrolde "ufak" olduğum genetik senaryomu tekrar seyrettirmeye başlamıştı. Beni olabildiğince arkadaşlarıyla tanıştırıyor, onların yanında , "o"nun korumasında ve ama aynı zamanda onun "tahtırevanında" oturmanın gururunu yaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün bir bahçede bir ağacın altında otururken, resmimi çekmişti. Fotoğraf basılıp geldikten sonra "sevgi bakışı" nı görmüştüm kendi gözlerimde. Bana birsürü, varlığından dahi haberdar olmadığım şey öğretiyordu, hem de en doğal yolla, yaşayarak....yaşatarak...anlatarak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum o zamanlar cep telefonu yok, 1978 den bahsediyorum, haftada bir-iki kez telefonla konuşuyoruz, haftada bir de görüşüyoruz gibi sanki, beni hem kucaklamış ve ama aynı zamanda da ucumdan tutuyor gibi, ben de ona hem teslim olmuş, hem de sadece kaçamak bakışlarla onu gözetler gibi..Saatlerden bir iş çıkışı, gündüz telefonlaşmış ve buluşmaya karar vermişiz. Tuvalette alel acele ve ama büyük de bir itinayla makyajımı tazeliyorum. İyiki bu sabah berbere gitmişim, tedbirli olmayı da öğreniyorum, büyüdüm artık. Mermer zeminde neşeli tıkırtılar çıkartarak masama dönüyor, iş arkadaşlarımın yüzümde birden parlayan renkleri farkettiklerini anlıyor ve baştansavma bir "iyi akşamlar"la olası soruları savuşturuyorum. Ortaköy-Beşiktaş-Nişantaşı hattından Şişli'ye varmak üzereyken, Osmanbey civarlarında onu görüyorum. Kaldırımda yürüyor elleri cebinde, dışardan, yukardan, bir yabancıymış gibi bakmaya çalışıyorum, beceremiyorum..olmadı.. Bir sonraki hissim yanımda oturanı dürtüp "bakın şu sağda yürüyen deri ceketli kumral adam var ya, işte ben onunla buluşmaya gidiyorum, ne kadar yakışıklı değil mi" demek, elbette bunu da yapmıyorum ve zaten buluşacağımız yere geldik, iniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan Pastahanesinde yakaladığım, daha doğrusu "başıma gelen" büyü, devam ediyor, etraftaki herşeyden soyutlanıyorum onunla beraberken, tek fark var, durumu içime sindirdiğim için, arada dış dünyaya gururlu bakışlar atabiliyorum "ben bir aşk yaşıyorum, evet bu adamla bir aşk yaşıyorum" bakışları bunlar, bu hamleyle egomu parlattıktan sonra tekrar dış dünya kepenklerini kapatıp sıcacık heyecanıma dalıveriyorum.Tiyatrocu olduğundan mıdır bilinmez, o kadar güzel cümleler kuruyor ki, hayır devrik ya da epik değil, sahici, basit ve bir o kadar da "unutulmaz" cümleler, beynim sürekli not alıyor, elimde değil. O gün de karşılıklı otururken, birden susuyor, bana bakmaya başlıyor, ağzımı kapatmalıyım diye düşünüyorum onun ağzına bakarken , dişleri ayrık, ayrık dişliler şanslı olurlar derdi anneannem acaba onun şansı benmiyim diye düşündüğümü hatırlıyorum, tam saçlarına içimden methiyeler düzmeye sıra gelmişken şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yaşım yaşına durumum evlenmeye uygun olsaydı..bile..."seninle evlenmeye kıyamazdım"..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle afallatıcı bir cümle ki, oturduğum yerde sendeliyorum. Aklım başımda ama başım bir karış havada.... O akşam eve giderken ayaklarım yere değmiyor, evde sofrada yemek midemde valsediyor, annem babamla otururken söylenenler kulağımı yalayıp geçiyor, uyumak için yattığımda ise hayallerim gülümsememe tutsak düşüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 yaşımdayım, artık çalışıyorum ve fakat babacığımın güven barajını aşamamışım, babam bir anlamda beni dizinden hayata yolcu etmiş ama kalbinde ve babalığının otoritesinde de zincire vurmuş, zincirin adı: hava kararınca evde olacaksın. Bundandır ki sadece gündüz görüşebiliyoruz, kaçak göçek. Bize okulda, ailede, yalan söylememek öğretildi, onun için yalan söylemiyorum, ama gerçeği de hiç söyleyemem. Kafamı ve mantığımı derhal farklı bir düzeye çekip, kendime "yalan söylemeyeceğim tamam, ama bu bütün doğruları da söyleyeceğim manasına gelmez" diyerek bu segah bahanemi şiar ediniyorum, bir miktar suçluluk elbette duyuyorum ama olsun, yalan söylemiyorum sonuçta. Gittiğim yer doğru, sadece orada kim(ler)le olduğum "eksik". Kendi hayatım adlı sahneye ürkek bir giriş sanki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftasonları arkadaşlarımla buluşuyorum, doğru, ama onlardan erken ayrılıp imkansız sayılabilecek aktarmalarla sevgi durağına kısa da olsa uğrayıp eve döndüğümde kendimi yalan söylemiş hissetmediğim gibi, aynı anda hem kendimi memnun edip, hem de ailemi tedirgin etmemiş olmaktan gurur bile duyuyorum. Kötü birşey yapmıyorum ki, seviyorum sadece..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayrettepe de oturuyoruz, Suadiye'de oturan arkadaşımdan erken çıkıp Gayrettepe deki evimize "karanlık basmadan" dönüş yolunda Florya'ya!! uğrayabiliyorum. Orada beni 4-5 kişilik bir "yetişkinler" grubu alkışlıyor üstelik, daha da üstelik onu görmüş, dokunmuş, hala beni beğeniyor ve seviyor olduğunu bir kez daha yaşayarak hatırlamış oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Demedimmi gelir diye, "biblom" gelmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırf bu alkış ve sahiplenmeyi duymak bile o kadar yolu bir tur daha yapmama çok haklı bir gerekçe. Biblo mu dedi gene.....neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IMÇ nin tepesinde bir kebapçıdayız, bir Cumartesi öğlen. En yakın arkadaşı var bize eşlik eden, (aslında ben o iki arkadaşın masasına eşlik ediyorum belki de ama bunun farkında olmak istemiyorum daha...) Adana Kebapçısı, e bu adamlar da Adana'lı. Mezelere, kebaplara, hatta salatadaki soğana bile naatlar düzüyorlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Adana değil Ayıntep mutfağı muazzamdır (bu ben..)&lt;br /&gt;- Ne dedin sen ne dedin?&lt;br /&gt;- Ayıntep mutfağı dedim, onlar Adana'dan çok daha iyi bilirler bu işi.&lt;br /&gt;- Bak sennn, bir anlat bakayım şu "iyi bilme durumunu".. Ayıntep de diyor yahu..haha&lt;br /&gt;- Antep, yemeğin kebabın hatta salatanın içine konan malzemeleri baharatla terbiye eder bu bir, Antep soğanı çok dikkatli kullanır tercihen de soğan yerine gene işleme tabi tutulmuş sarımsağı tercih eder bu iki, Antep yemeklerini yedikten sonra hiçbir rahatsızlık duymazsı..n...&lt;br /&gt;- Bir dakka bir dakka, sen ufacık biblo boyunla şimdi koca iki Adanalı yanında Antep mutfağını mı övüyorsun?&lt;br /&gt;- Evet, ve haklıyım (kızıyor mu, şaka mı yapıyor, anlayamadım....)&lt;br /&gt;- Sen bunları nereden biliyorsun söyle bakalım, duyuyor musun abi..&lt;br /&gt;- Babamdan (eyvah, hayatımın iki kahramanı karşı karşıya, baba özür dilerim..)&lt;br /&gt;- Baban Antep'li mi?&lt;br /&gt;- Hayır ama orada çok uzun seneler kalmışlar daha ben doğmadan (tüh keşke bu doğma lafını etmeseydim, ..)&lt;br /&gt;- Bak biblom, bak birtanem, kebap Adana'dan çıkmıştır, geri kalan heryer Adana taklididir bunu unutma, konu kapanmıştır&lt;br /&gt;- Hayır kapanmadı, ben Antep kebabı icad etti demedim ki, Antep mutfağı daha lezzetli ve güzel dedim, arada fark var (Allahım ne yapıyorum...)&lt;br /&gt;- Abi şu Tofaş işini konuşacaktık, şimdi ben diyorum ki......&lt;br /&gt;- Ne oldu, konu değiştiriyorsun, (kendime inanamıyorum, sussana Derya , "susmayacağım, ben biblo değilim, hayatta susmam"...)&lt;br /&gt;- Biblom, bir dakika, şu meseleyi bir bitirelim.. diyorum ki akreditiflere...&lt;br /&gt;- Biblo değil Derya, ve ben sıkıldım, kebapları da sevmedim zaten, hem siz iş konuşuyorsunuz, ben kalkıyorum, sakın rahatsız olmayın, ben kendim kalkabilir ve gidebilirim (blöf değil gerçekten kalktım..)&lt;br /&gt;- Derya!&lt;br /&gt;- Afiyet olsun size, trafik de düğüm olmadan ben gideyim (eğilip yanağından öpüyorum, biraz yumuşattım ama sahiden gidiyorum, sıkıldığımı kendime bile söylememiştim ama evet, sıkıldım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda giderken önce "hava kararmadan" randevusuna telaş etmeden yetişeceğim rahatlığı, ardından beni sessizce kırbaçladığını uzun zamandır hissettiğim "biblo" itirazımın sahiciliği, son olarak da kendime ait bir duruşu cesurca ve dozunda gösterebilmenin gururuyla keyifli iken, eve yaklaştıkça "ya beni bir daha aramazsa, ya zaten aslında esas o sıkılmışsa ve ....üffff...kötü mü yaptım" ların şüphesinde tedirginleşiyorum, akabinde uykusuz bir gece..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada iş değiştirdim, çalıştığım yerden istifa ederek başka bir işe geçtim, bundan iyi sebep mi olur aramak için, telefona sarılıyorum ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İş telefonlarım değişti, onu haber vermek istedim&lt;br /&gt;- Birtanem, nasılsın, ben de seni arayacaktım (Nasıl yani....kızmadı mı, yoksa unuttu mu, e ben kaç gecedir neden uykusuzum, etkisiz miyim, yoksa hala biblo muyum,)&lt;br /&gt;- İyiyim&lt;br /&gt;- Kızgın biblolar sinirlenince daha da mı güzel parlarlar acaba&lt;br /&gt;- Biblo çatladı, rafa kaldırıldı, artık ben yani Derya var&lt;br /&gt;- Derya'yı bugün iş çıkışı görebilir miyim o halde?&lt;br /&gt;- Tamam.......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yugoslavya'ya gidiyorum iki haftalığına, o gün buluştuğumuzda vedalaşıyorum, o vedalaşmıyor, yani hiçbir fevkaladeden davranışı yok, ayrılırken biraz uzun sarılmak istiyorum ama sokak ortasında böyle şeyler yapamam, o ise pek oralı değil, yadırgıyorum, hafif inciniyorum ve ama bolca kendimi aptal gibi hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgrad'dayım, üçüncü haftaya girdik, dönüşüm geciktikçe özlemim artıyor, hergün mektup yazılır mı, yazılırmış, ne kadar çok anlatacağım şey varmış meğer, hem mektup yazarken yanlış yapma kaygısı da yok, kağıdı buruştur at, daha güzelini yaz, avunuyorum işte.Döneli 4 gün oldu, hala telefondan ileri gidemedik. İçim huzursuz, içim sıkışık, biblo sahiden de çatladı, efsunu da çatlaktan sızıp buharlaşıyor mu ne.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon...yaşasın o..&lt;br /&gt;- Alo- Derya&lt;br /&gt;- Efendim (bana hiç Derya diye lafa başlamazdı)&lt;br /&gt;- Seni 6 da bekliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşede duruyor, arabada, gitmesem mi, söyleyeceklerini duymasam mı, çok geç, galiba çoktan söylemiş, aksisedası kulağıma dokunmuş, yoksa neden ayaklarım geri geri gitsin...Kapıyı açtım, arabaya bindim, soluma, ona döndüm öpüştük, motor neden çalışmıyor, neden biryere gitmiyoruz, neden duruyoruz, neden susuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Deryacığım, biliyor musun sana bir "kız evlat" çok yakışır, aynı senin gibi kara gözlü, meraklı canlı bakışlı, yürürken saçlarını savuran ama şımarık bıcır bıcır bir şermuta..&lt;br /&gt;- ............... (parantez içine bile alabileceğim bir şey yok, dondum)&lt;br /&gt;- Dilerim çok mutlu olursun, ve sakın unutma, ben hep varım, biryerlerde, ihtiyacın olmayacak inşallah ama olursa, varım ben.&lt;br /&gt;- ........(......................)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EYLÜL 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon çalıyor, açıyorum:&lt;br /&gt;- Merhaba şekerim&lt;br /&gt;- Deryacım naber&lt;br /&gt;- İyidir tatlım senden naber&lt;br /&gt;- Akşama ne yapıyorsun, Leyla'ya gidelim dedik Cihangir'e, sonra da belki yukarı çıkarız Bar'a, hazır havalar daha soğumadan,&lt;br /&gt;- Valla olur şekerim, orada mı buluşalım, kaçta?&lt;br /&gt;- Akşam 8 iyi mi, sen istersen geçerken beni al birlikte gidelim&lt;br /&gt;- Tamam 8 de alıyorum seni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leyla İstanbul Cihangir'de bir Bar, çoğunlukla sanatçıların ve film dünyasının gittiği bir yer olarak nam salmış. Kim bilir neden oraya gidiyoruz durmadan, hele içki içmeyen ben, ama bu akşam içmek istiyor canım, uzun zamandır içimden gelen şeylerin nedenini sorgulamaz oldum ve bundan memnunum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardayız, tabure üzerindeki beceriksiz oturuşumu sabitlemeye çalışıyorum, çantamı asacak kanca allahtan var ama hem yüksek hem de dönen bar sandalyesinde daha içki içmeden oturamaz olmamı haklı bir sebebe bir türlü bağlayamıyorum. Bacak bacak üstüne attım ve oldu galiba, şu, bacağımı diğerinin üstüne atarken geri sallanma travmasından titreyen ellerim de bir sakinleşse tam süper olacağım. Hayır bir şey değil, buraya sarhoş geldiğimi zannedecekler, oysa değilim. Aman tamam ne sanarlarsa sansınlar, düşmedim ya, kendimi sabitledim ya, oh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru'yla sohbetteyiz, erkek arkadaşı ise gene birilerini bulmuş onlarla hasbıhalde, yaşasın biz aramızda istediğimiz gibi kaynatabiliriz. Bu üstünde olduğum bar sandalyesinden hala korkuyorum ve bacağımı değiştirirken gene sallanıyorum. Bara tutunuyorum, aynı zamanda da ürküyorum ve bunu bir beceriksizlik kabul ettiğim için ürkme anını etrafa umarsız bakışlar atarak örtmeye çalışıyorum. İkinci içkiyi istedim, sahiden de içiyorum, Allahım acaba neden içiyorum, ama yok sormayacağım da, merak da etmeyeceğim, iç Derya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bacak değiştirme kabusu geldi gene, ve..ve..kabusu örtme tiyatromu sahnelerken kapıdan içeri girene takılı kaldım, bacağım havada, sandalyeden de korkmuyorum, düşmekten de, aklım başımdan gitmiş, titreme mevcut ama gördüğüm kişiden, dengesiz sandalye ve düşmek korkusundan değil.Aklımdan sırasıyla ve ama şimşek hızında şunlar geçiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu o!&lt;br /&gt;- Saçları beyazlamış ama bu o!&lt;br /&gt;- Allahım hiç ihtiyarlamamış ve bu o! (Ben 47 yaşımda olduğuma göre o da 67, yuh!)&lt;br /&gt;- Hale bak, iki senedir arıyorum, nette ararken Bar da buldum, bu o!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Derya noldu, nereye bakıyorsun?&lt;br /&gt;- Ebru inanamayacaksın ama demin kimi konuşuyorduk? Şu an ona bakıyorum!&lt;br /&gt;- Hadi canım sen de..&lt;br /&gt;- E...evet, bak karşımda (U şeklindeki barda tam karşıma gelmiş, gözlerimi dikmiş ona gülümsüyorum)&lt;br /&gt;- Şu beyaz tea-shirt'lü mü?&lt;br /&gt;- (Ben hala gülümsemekteyim ve dudak hareketlerimle sessizce "merhaba beni tanıdın mı" diye soruyorum.)&lt;br /&gt;- (O da gülümsedi ve "buraya gel" dedi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korktuğum bar sandalyesinden şu anda hatırlayamadığım bir çeviklikle indim, kendimden emin, sürprizden mutlu şaşkın, kalabalık hatta itiş tepiş bar kalabalığını benden beklenmeyecek bir yumuşaklık ve beceriyle yararak yanına vardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ona bakıyorum, o bana, ben gülümsüyorum, o da gülümsüyor,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen beni tanımadın (tanımadı biliyorum, gözlerinden belli, gözlerinde mekandan içeri girer girmez birini "düşürmüş" olma heyecanı var, bunu nasıl tanıyıp ayırdettiğimi bilmiyorum ama öyle.)&lt;br /&gt;- Dur dur tanıyacağım (şaşkın, bunu beklemiyordu bu kesin)&lt;br /&gt;- Durmam, ben Derya'yım (daha ilk anda gözümde kalibre kaybı istemiyorum)&lt;br /&gt;- Ne! Derya mı!! Tabii yaaaa.....&lt;br /&gt;- (gülümsüyorum, bana sarılıyor ve benim hiçbir yerim titremiyor, Aladağ'dan serinim ve bundan da memnunum)&lt;br /&gt;- Biblom, kaç binn sene oldu, otur, çantanı da al, içkini getirsinler, yanındakiler kim, yalnız mısın, anlat..&lt;br /&gt;- Ehh, son konuşmamızdan bu yana birkaçbin sene geçti.. İçkim bitmişti zaten, yenisini söyleyelim.&lt;br /&gt;- (Barmene) Bize bir rakı, bir de...ne içiyordun sen biblom? Nasılsın Deryacım, anlat, ne güzel büyümüşsün, ne kadar güzel bir kadın olmuşsun sen, anlat çabuk hadi...&lt;br /&gt;- İyiyim, sağlığa.. (kadehimi kaldırıyorum ama havada kalıyor kadeh, o çoktan ilk yudumunu aldı bile... ağzına bir zeytin atarak devam ediyor)&lt;br /&gt;- Mmffh.. şu karşımda oturan esmer adam kocan mı, sevgilin mi?&lt;br /&gt;- O adamı tanımıyorum, kocam ise artık hayatta değil..&lt;br /&gt;- Çook üzüldümm, anlat hadi, bütün hayatını anlat bana, hadi..&lt;br /&gt;- Biliyor musun bir kızım olmadı, iki oğlum var ve son iki senedir deli gibi seni arıyorum, hiçbir yerde bulamadım, bir dergide yazıyormuşsun, onlara adımı ve telefonumu bıraktım ama senden ses çıkmadı.&lt;br /&gt;- Ah yavrum, o dergiden beni çok arayan oluyor, o sebeple rica ettim telefonumu vermiyorlar.&lt;br /&gt;- Hm anladım..("ukala!!" )&lt;br /&gt;- Esas ben seni çok aradım, özellikle de 5-6 sene evvel, çok ihtiyacım vardı sana, her şeyin berbat olduğu bir zamandı ve hep seni düşündüm.&lt;br /&gt;- Hayrola roller ne zaman değişti, ben en son "sana ihtiyacım olduğunda seni arayabilirim" repliğinde kalmıştım?&lt;br /&gt;- Kız sen daha da akıllı ve keskin dilli olmuşsun, hı?&lt;br /&gt;- Yok canım, sadece söylemem gerekenleri ertelemiyorum artık (hala bir etkisi var üzerimde, ama ben eski ben değilim, etki içime dokunamadan üstümden akıp gidiyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana uzun uzun iş hayatını, aile hayatını anlatıyor. Dinliyorum ama benim beklentim bu değildi ki, ben sarıp sarmalanmak istiyor/dum (muşum meğer), ay ne kadar uzun anlatıyor, bir de karmaşık, oradan oraya atlıyor konuşurken. Barmen mesela farketti sıkıldığımı, e tabii normal, çalan müzikle omuzlarımı dans ettirerek dinlemem beni ele veriyor. Arada Ebru'ya bakıyorum, göz göze geliyoruz, bana gözlerini kaldırıyor Ebru, o bile anladı beklediğimi bulamadığımı, ama karşımdaki hiçç anlamadı, ama zaten bu durumla ilgilenmiyor ki hiç. Bu adam 27 sene evvel de böyle miydi? Evet böyleydi, hatırladım. O hep böyleydi demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Söyle bana Derya, sen beni neden iki yıl boyunca aradın?&lt;br /&gt;- İnan bilmiyorum, daha doğrusu nedenini hiç düşünmemiştim.&lt;br /&gt;- Hala mı bilmiyorsun?&lt;br /&gt;- Yok biliyorum. Sanırım şu, sen bana demiştin ya "ihtiyacın olursa bir gün ben buradayım" diye, ben de hayatımın yarısını kaybettikten sonr..&lt;br /&gt;- Sizi tiyatroda görmüştüm, hatırlıyorsun değil mi?&lt;br /&gt;- Evet, seni görmek hiç de iyi gelmemişti bana, o yüzden de selam vermemiştim.&lt;br /&gt;- Farkındayım biblom, ama ertesi gün seni aradığımda...&lt;br /&gt;- Bir dakika, lafımı bitirmek istiyorum,&lt;br /&gt;- Tamam, bağışla, bu arada içkini içmiyorsun..&lt;br /&gt;- Lütfen kesmez misin, kesmeden sorunun cevabını dinler misin!&lt;br /&gt;- Tamam bebeğim, devam et gözüm kulağım sende, ama çok da güzelsin be yahu.&lt;br /&gt;- Ben kalkıyorum..sana iyi..&lt;br /&gt;- Tamam tamam lütfen otur, sustum, bak fermuarladım ağzımı&lt;br /&gt;- (Gülmüyorum, eskiden buna dakikalarca gülerdim...)&lt;br /&gt;- ......- Nerde kalmıştım, ha işte, demiştin ya "...ben buradayım" diye, beni en eski tanıyan bir eski sevdiğimle, kaybettiğim hayatımın yarısına tanık olmayan bir eski sevdiğimle yakın olmak istedim zahir.&lt;br /&gt;- Ben buradayım Derya, ve artık hep burada olacağım, şartlarım değişmedi ama artık senin yanında olacağım.&lt;br /&gt;- Bir dakika, daha lafımı bitirmedim dur, ben sadece bir omuz ve ama senin omuzunu istedim, bu omuzda herhangi bir taahhüt ya da eskiye dair bir özlem yok, sadece sağlamlığından emin olduğum bir omuz olma özelliği beni çeken. (Allahım beni anlamıyor bu adam)&lt;br /&gt;- Tamam biblom, ben de onu diyorum, her türlü yanındayım artık, hem de kovsan da gitmem, ah ben seni ne özlemişim, bak ne diyorum, arkadaşlarını da çağırsana yanımıza (elini kaldırıp Ebru'ya işaret ediyor)&lt;br /&gt;- Ya gerek yok, ben zaten birazdan kalkacağım, içkim bitsin&lt;br /&gt;- Dünyada olmaz, bu akşam benimlesin, daha başka yerlere de gideriz, kaç senenin hasreti var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru ve erkek arkadaşı yanımıza geldiler, onlarla tanıştırdım, Ebru'nun erkek arkadaşı çakırkeyif kıvamının keyifötesi faslına geçmiş, benim Tanıdık ise yıllar sonra tanınmanın, yetmedi, aranmış olmanın şımarıklığında, böyle bir saçma sapan, yakışıksız bir coşku içinde, itici ama.. Sıkılmaya başladım bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuklar, bu Derya var ya bu Derya (bana sarılıyor, istemiyorum, noldu bana..)&lt;br /&gt;- Ya Derya'yı biz de çok severiz&lt;br /&gt;- (Allahım ne suni ve manasız laflar, sırf donuk ve yapay sohbete kenarsüsü olsun diye beyhude çabalar, sırıtıyor çok)&lt;br /&gt;- Çocuklar, biz Derya'yla buradan devam ediyoruz, siz de gelmek ister misiniz?&lt;br /&gt;- (Biz olduk gene, ama nerdeeee, nerde Divan Pastahanesi'nin kapısında başlayan "biz", nerde bu. Ya da, o biz bu bizle aynı biz, ama ben aynı ben değil, hayırlısı bakalım..)&lt;br /&gt;- Ah çok teşekkürler ama biz burada arkadaşlarımızla buluşacağız, siz gidin, bir başka sefere keh kih..&lt;br /&gt;- Tamam, zaten artık Derya'nın yanında beni görmeye alışın, çünkü bundan sonra Derya'yı bir daha tek göremeyeceksiniz, (bana dönerek) biblom, hayatında bir erkek var mı?&lt;br /&gt;- (Allahım bu ne patavatsızlık, ne alakası var..cevap vermiyorum, umarım anlar)&lt;br /&gt;- Çocuklar size iyi akşamlar iyi eğlenceler, biz kalkıyoruz, sakın hesap ödemeyin tamammı, hahhhha hadi görüşürüz, gel biblom...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihangir'den çıktık, arabaya gidene kadar benim kah önden yürümemi istedi, kah önüme geçti yüzü bana dönük geri geri yürüdü, ay hiç yakışıyor mu, endamımı görecekmiş, ve gördü, ve beğendi, ve ben buna da çok sinirlendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiklalde bir çatı katındayız, bir başka Barda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Derya, seni bulduğuma, daha doğrusu beni bulduğuna inanamıyorum, bu gece benim miladım.&lt;br /&gt;- Abartma nolur,&lt;br /&gt;- Abartmıyorum, ben seni hiç unutmadım ki.&lt;br /&gt;- Unutamazsın bence de, Yugoslavya'dan sana yazdığım mektuplarla ilgili ettiğin telefon bile yeter unutmaman için.&lt;br /&gt;- Deryacığım, sana onu telefonda izah etmiştim.&lt;br /&gt;- Edememiştin, hayır edememiştin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Migros'un önündeki sendelememin üzerinden 4 yıl geçmişti, işteydim, telefon çaldı:&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Derya&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- (bu o......omuriliğim dondu) ..e (öhhö). fend...im&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- nasılsın&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- iyi...yim, sen&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- ben de iyiyim, sesin hala çok güzel biliyor musun, haha ne zevzeğim dimi, sesin neden güzel olmasın ki, hala kelimesini kaldırıp tekrarlıyorum "sesin çok güzel", &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- (telefonun diğer ucunda salakça gülümsüyorum ve başımı iki yana sallıyorum," zevzek değilsin" diye,)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Deryacım seni neden aradım biliyor musun, ofisi boşaltıyorum da, kasadan senin mektupların çıktı, e şimdi senin önünde bir hayat var, ölüm var kalım var.....bla bla bla... diyorum ki bu mektupları ben imha etsem sence bir mahsuru var mı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- ................. (bir anda büyüdüm, bir anda aklıma en sivri, en nalına mıhına cümleler geldi, yutkunuyorum).....&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Derya?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Buradayım,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Ne diyorsun?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- Şunu diyorum, o mektupları "izansız ve saygısız" birine sehven gönderildikleri için dürüp dürüp...... hoşça kal.&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Deryacım daldın?&lt;br /&gt;- Dalmadım, mektupları dürüp dürmediğini düşündüm ama merak etmediğime karar verdim.&lt;br /&gt;- Of çok güzelsin, sanki hiç 27 sene geçmemiş, ya da 27 sene seni hatırladığımdan daha da güzel yapmış.&lt;br /&gt;- Saçmalama, 27 sene dile kolay, 20 yaş neree 47 yaş nere,&lt;br /&gt;- Yok yok, sen böyle kuğu gibi olmuşsun, 27 sene evvel kucağıma geldiğinde kucağımı doldururdun, şimdi gel bakayım dolduracak mısın..&lt;br /&gt;- Kalkalım mı, geç oldu&lt;br /&gt;- Bu gece benden ayrılma Derya&lt;br /&gt;- Yarın sabah işe gideceğim, çok da geç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün ve devam eden günlerde, toplamda 3 haftalık bir finalde, Tanıdık, bendeki mevcut, uyuyan, çoktan uyandırılmış, uyuyormuş gibi yapıp da aslında avaz avaz haykıran tüm hatıraları canlandırıp sonra da süratle tüketti. Sonunda önce onunla hayalimde bir diyalog yaptım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben seni 20 yaşımın coşkusu ve enerjisiyle çok sevmiştim&lt;br /&gt;- Biblom ben d..&lt;br /&gt;- Lafımı kesmezsen sevinirim&lt;br /&gt;- Dinliyorum&lt;br /&gt;- Benden ayrılmanı, o zamanlar büyük bir yıkım gibi gözükmüş olsa da, ilerleyen yıllarda senin tarafından bana verilmiş büyük bir şans olarak gördüm. Bütün bu geçen yıllar içinde zaman zaman, "ben bunu nereden biliyorum" diye afalladığımda cevap olarak karşıma hep sen geldin, bu yüzden sana harcadığım duyguları boşa harcanmış saymadım, sadece karşılıklarının duygu değil de "bilgi" olarak tescilini kutlamayı öğrendim.&lt;br /&gt;- ... (bu hayali diyalogda bütün replikleri ben ayarlıyorum ve onu konuşturmuyorum işte)&lt;br /&gt;- Buraya kadar bir mağduriyet yok, ve ama benim etik "mahsup etme" çabalarım sayesinde yok, yoksa, tamamen duygusal sorumluluk açısından bakarsam (bugünkü aklımla elbette) seni mahkum etmek inan kaçınılmaz son, ama dediğim gibi ne sen borçlu kal hayata, ne ben alacaklı, iyi böyle....diyemiyorum, değil işte, iyi değil, artık iyi değil.&lt;br /&gt;- ..........(Burada ona gene replik vermiyorum ama pişman ve çaresiz bir yüz ifadesi veriyorum)&lt;br /&gt;- Artık mahsup edemiyorum, zira aynı sorumsuzluk, aynı umarsızlık, aynı egoistlik sende hala mevcut.&lt;br /&gt;- Deryacığım, ne yaptım ben sana?&lt;br /&gt;- Anlatayım, ve anlatırken de senin bunları sahiden yaptığını kazıyayım kendi hafızama, kazıyayım ki bir daha unutmayayım ya da mahsup etmeyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Beni ilk bakışta tanıyamayan sen, nasıl olur da bir saniye sonra "yıllardır seni özlüyordum" ezberine kapılmamı beklersin? İki: nasıl olur da hayatımın yarısına benimle birlikte şimdi ağıtlar düzen adam iki dakika sonra "sen hep benim ben hep senindim" diyebilir ve bunun da ucuna hiç yeri ve zamanı değilken, yakışıksızca ve arsızca "biliyor musun karımla 15 senedir kardeş olduk" pespayeliğini iliştirir, tüh ve yuh! Üç: nasıl olur da kendi hayatını hep kendine saklayan sen emrivakiyle benim evime gelip evimin sahibiymiş gibi davranabilir? Benim özel alanıma bu kadar saygısızlık nasıl yapabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bütün bunları ben mi yaptım?&lt;br /&gt;- Ve işte dört ve son: nasıl olur da bir erkek, 27 yıl sonra, duygusal ve sosyal zeka olarak +20 yaş avantajına rağmen benden geri kalmış olabilir? İşte cevap burada. Sen hiç gelişmemişsin, aksine daha da bencilleşmişsin. Ben ise çok gelişmişim, ve ama hem senin aksine hem de bir yandan sana benzer, saçma salak gençlik hezeyanlarımdan arınabilmiş ve kendimi senin gibilerden koruyabilecek kadar bir "ego" geliştirebilmişim. Kendimi sana, hayatımı ve ailemi senin egona hırpalatmam artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sessiz diyalogu yaptıktan sonra gerçek hayatta bir mail ile temize çekerek noktayı acı tespitlerimin sonuna bir teşekkürle koyduktan sonra düşündüm.:Beni duygularla arşa çıkartıp sonra gene duygularla yere çakan, yere çakılmamı takiben kendimle uzun bir hesaplaşma dönemimin bilmeden tetikçisi olan, sonrasında gerek mektuplu telefon konuşması gerekse de şu anda düşünmek istemediğim cızırtılarla hayatıma kısa ama etkili darbelerle ani giriş çıkışlar yapan bu insan son kez neden hayatıma girmişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap hemen geldi : Bana kendimi bir kez daha göstermek ve sonrasında da tamamen çıkmak için.. ve çıktı. Ona sunduğum tüm duygusal ve fiziksel ilklerimin hala daha farkında değildi. Ben ise bana bilmeden öğrettiklerinin hem farkında hem de başarıyla uygulayabilmenin kazancındaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan ter içinde uyandım, saate baktım, geç mi kalmıştım, yerimden fırlarken bir yandan "bugün günlerden ne diye düşündüm. Lanet olsun geç yatmaktan vazgeçmeliyim diye kendi kendime söylenirken aklımda belirdi ve "ohh Cumartesi uyuyabilirim" dedim kendime, sevindim. Tam başımı tersini çevirdiğim serin yastığa bırakmıştım ki, yukarıda anlattıklarımı anımsadım, gene fırladım. Rüya mı gördüm diye bir ter daha boşandı, ama hemen akabinde hatırladım ki hayır! E maili gece yatmadan evvel göndermiştim, bu rüya değildi. Bir daha sevindim, bir de kendimi sevdim, afferimdi bana. Başımı serin yastığa koyduktan hemen sonra gözlerimi keyifle kapatırken içimden şunlar geçti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O halde, ona uğurlar olsun. Ben iyiyim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bitti -&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8508502474405257853?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8508502474405257853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/12/tanidikla-ak.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8508502474405257853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8508502474405257853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/12/tanidikla-ak.html' title='TANIDIKLA AŞK'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-130539329309169629</id><published>2008-11-13T16:48:00.004+02:00</published><updated>2008-11-13T17:54:39.738+02:00</updated><title type='text'>Ta ki.....</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRxNoYqcxMI/AAAAAAAAAGE/3Qcjl1rWcI8/s1600-h/2_IMG_9797.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5268171020327240898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRxNoYqcxMI/AAAAAAAAAGE/3Qcjl1rWcI8/s200/2_IMG_9797.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRxBqMt23RI/AAAAAAAAAF8/fAGvW2DWnsk/s1600-h/svik_pot.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ölmeyeceğim... ta ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemin kokusu silinene&lt;br /&gt;Babamın sesi cılızlaşana&lt;br /&gt;Kocamın gözü gözümden gidene&lt;br /&gt;Oğullarım adam olana&lt;br /&gt;Hayatın içinde tek başlarına yer alana&lt;br /&gt;İstanbul gecekondulardan kurtulana&lt;br /&gt;Mahallelerde insanlar birbirine selam vermeye başlayana&lt;br /&gt;Postacılar gene kapıları çalana&lt;br /&gt;Fırından çıkan ekmekler mis gibi kokana&lt;br /&gt;Ormanlar eskisi gibi etrafımızı sarana&lt;br /&gt;Boğazdan lüfer avlanana&lt;br /&gt;Geceler gece, gündüzler gündüz gibi yaşanana&lt;br /&gt;Yazlar sıcak, kışlar soğuk, baharlar ise kadife gibi olana&lt;br /&gt;Nefretler cesur, sevgiler sıcak,&lt;br /&gt;Husumet gözüpek, merhamet güçlü olana&lt;br /&gt;Dostlar dost gibi, düşmanlar düşman gibi görünene&lt;br /&gt;Kadar&lt;br /&gt;Ölmeyeceğim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra....&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Oturup tekrar düşünüp&lt;br /&gt;O zaman karar vereceğim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bunları görmeden&lt;br /&gt;Ölmeyeceğim....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya 13.11.2008&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-130539329309169629?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/130539329309169629/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/ta-ki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/130539329309169629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/130539329309169629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/ta-ki.html' title='Ta ki.....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRxNoYqcxMI/AAAAAAAAAGE/3Qcjl1rWcI8/s72-c/2_IMG_9797.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7873090170678184859</id><published>2008-11-10T14:26:00.000+02:00</published><updated>2008-11-10T14:28:30.770+02:00</updated><title type='text'>POETICALLY YOURS</title><content type='html'>I've been touched by a poem&lt;br /&gt;A poem coming from overseas&lt;br /&gt;A poem from  far snowy hills&lt;br /&gt;Yet so close, as if whispered to my ear&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I've been touched by a poem&lt;br /&gt;A poem hiding noble affection&lt;br /&gt;A poem dressed in deep passion&lt;br /&gt;Yet so warm n tender, as if a velvet touch&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I've been touched by a poem&lt;br /&gt;A poem touching my soul&lt;br /&gt;A poem reaching me whole&lt;br /&gt;Yet cuddling me ...............&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I've been touched by a poet&lt;br /&gt;I've been touched with his desire&lt;br /&gt;And now I'd like to say&lt;br /&gt;Wait for the d-day&lt;br /&gt;Cause my eyes'll answer&lt;br /&gt;Live and on their unique way&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Ongun&lt;br /&gt; 29.1.2008 - 12:26 pm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7873090170678184859?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7873090170678184859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/poetically-yours.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7873090170678184859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7873090170678184859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/poetically-yours.html' title='POETICALLY YOURS'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-2423860163231777982</id><published>2008-11-06T17:05:00.003+02:00</published><updated>2009-11-06T14:38:39.528+02:00</updated><title type='text'>SERBEST PASTORAL</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRrfQR5VdXI/AAAAAAAAAF0/soPENQDneE4/s1600-h/bird.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267768184938001778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 130px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRrfQR5VdXI/AAAAAAAAAF0/soPENQDneE4/s200/bird.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'lucida grande', tahoma, verdana, arial, sans-serif; font-size: 11px; color: rgb(51, 51, 51); line-height: 14px; "&gt;Bulutlu bir günde&lt;br /&gt;Aşınmış otların arasında&lt;br /&gt;Çıplak duran boşluğa&lt;br /&gt;Yağmur düştü su oldu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçmaktan yorulmuş&lt;br /&gt;Yağmurdan korkmuş bir serçe&lt;br /&gt;Yere kondu , susamıştı&lt;br /&gt;Suyu içti, içerken yıkandı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur yağarken bir yandan&lt;br /&gt;Güneş parladı yanında gökkuşağı&lt;br /&gt;Yağmur durdu, gökkuşağı söndü&lt;br /&gt;Su onu aramaya çıktıı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökkuşağını bulamadı ama&lt;br /&gt;Diğerleriyle buluştu&lt;br /&gt;Bulut oldu, böbürlendi&lt;br /&gt;Gökyüzünde süzüldü nazlı mağrur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süzülürken hızlandı&lt;br /&gt;Rüzgara yakalandı&lt;br /&gt;Sürüklendi şaşkın&lt;br /&gt;Birden üşüdü yağmur oldu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten yere inen yağmurun&lt;br /&gt;“O” üç damlasından&lt;br /&gt;Biri boşluğa, biri serçeye,&lt;br /&gt;Biri de elmaya düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ne boşluk bildi,&lt;br /&gt;Ne serçe anladı,&lt;br /&gt;Ne elma ıslandı, ama..&lt;br /&gt;Gökten üç damla düştü&lt;br /&gt;&lt;span&gt;..........................&lt;/span&gt;&lt;wbr&gt;&lt;span class="word_break" style="display: block; float: left; margin-left: -10px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; "&gt;&lt;/span&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;6.11.2008&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-2423860163231777982?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/2423860163231777982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/serbest-pastoral.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2423860163231777982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2423860163231777982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/11/serbest-pastoral.html' title='SERBEST PASTORAL'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/SRrfQR5VdXI/AAAAAAAAAF0/soPENQDneE4/s72-c/bird.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7755927159830179942</id><published>2008-10-07T21:07:00.000+03:00</published><updated>2008-10-07T21:08:23.402+03:00</updated><title type='text'>GÖ(BE)BEĞİM - GÖZBEBEĞİM</title><content type='html'>Yıl 1986, ben benim ama bir benden olma daha var içimde, benden içeru değil, benim içimde, hamileyim. Yıl sonu, doğumum Ocak ayında bir zamanlarda bekleniyor, bedenim bir yandan enerjisini içimdekiyle paylaşırken bir yandan da ondan şarjoluyor olsa gerek, görüntümle taban tabana zıt bir şekilde çevik hareket edebiliyorum....zannediyormuşum meğer...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktım, her zaman yaptığım gibi ayaklarımı görmeye çalıştım ama karın bölgemde mahsur kaldı gözlerim. Bir sevinmişim “yaşasın bebeğim hala karnımda”, sanki benden habersiz yok olabilirmiş gibi. Yıllarca neredeyse her cümlenin içinde kendine yer bulan  “bir gün anne olduğunda....” nın taa çocuk yaşlarda oyuncak olarak bebekle başlayan provasının “gala”sını yaşayacak olmanın huzursuz ama bir o kadar da heyecanlı ve şımarık başrolünü üstlenmiştim, normaldi bana göre bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarı çıkacaktım, kahvaltımı yaptıktan ve fındık kabuğu özentisindeki minnacık evimi toplama işlerimden sonra şekilsizliklerinden gurur duyduğum elbise adının arkasında sırıtan çuval bozması kılığıma bürünüp, gö(be)beğimi içine alamayan palto yüzünden pelerine terfimi üstüme atıp, çantam, şemsiyem ve ne kadar engellemeye çalışırsam çalışayım son anda bir mesnet bulup kendini elime tutuşturan torbayla birlikte evden çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğum semt İstanbul’un en rüzgarlı semtlerinden biri, hava hem rüzgarlı hem yağmurlu, ben koca karnım, uçuşan pelerinim, bir elim havada şemsiyede, diğer elimde torba, omzumda çanta, tek başıma şehrin ortasında bir gerilla harekatı tadında gidişlerdeyim. Taksi bakınıyorum, ve evet, bir tanesi geliyor, torbalı elimi kaldırıp çaresiz elime kendini tutuşturmuş torbayı sallıyorum, taksici anlıyor ve duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açıyorum, pelerinim uçuşuyor, saçlarım da öyle, omzumdaki çanta kayıyor düşmesin diye o omzum hafif yukarıda, torba inatla elimde, bu sefer torbanın arasından onu tutan elimin münhal parmaklarının yardımını kullanarak diğer elimdeki şemsiyeyi kapatıyorum, sol elimdeki şemsiyeyi önden taksiye sokup ardından geri kalan koca gö(be)beğim, pelerinim, ıslanan saçlarım, ve sağ elimdeki torba hep birlikte taksinin arka koltuğuna yerleşiyoruz. Tüm bu tarifime bir de “arkadan gelen trafiği engellememek empatisinin zorladığı telaş” ı da ekleyin lütfen, ben yazamayacağım yoksa çok uzayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksiye bindik, oturduk, gideceğim yeri söylemek için dikiz aynasından taksiciyle göz göze gelmek istediğimde aynadaki suratın sessiz bir acıyla kasılmış olduğunu görüp duraksıyorum, ve fakat, ardından sol elimdeki şemsiyenin, hani o taksiye ilk giren parçamın, iki ön koltuğun arasındaki boşluktan taksicinin sağ böğrüne saplanmış olduğunu önce aklım ardından da oraya çevirdiğim bakışlarımla algılıyorum. Ardından gelen büyük bir mahcubiyet ve içimde boğmaya çalıştığım kahkahalarım....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Çok çok özür dilerim şoför Bey, telaştan işte, yağmur da üstüne, kem küm.... Nişantaşı’na gidebilir miyiz lütfen....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır” dese hemen inmeye hazırım, ama demiyor, ve Nişantaşı’na gidene kadar karısının, üç çocuklarına hamile kalışıyla başlayan ve doğumevinde biten hikayeleri büyük bir dikkat ve gereken yerlerde verilmesini uygun gördüğüm “aaa”, “ah canıımm”, “ayol bilmez miyim”, lerle de süsleyerek şemsiyemin cürümünün bedelini ödüyor ve nihayetinde taksiden iniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamile olmanın diğer bir avantajı olan, yaya kaldırımı olmayan caddelerde karnımı iyice dışarı çıkartarak kendimi caddenin ortasın atmamı müteakip tüm arabaların durması avantajımı (şimdi düşünüyorum da kanım donuyor, hormonal bir salaklıkmış Allah korumuş) doya doya kullandıktan sonra gelişim kadar trajikomik olmayan sade bir sürüşle eve dönüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bir ay kadar zaman geçiyor, 17 Ocak 1987 Cuma sabaha karşı gö(be)beğim ve ben ailenin tüm fertleriyle birlikte, belli belirsiz sancıları takip ederek hastahaneye gidiyoruz, 1,5 saat sonra kendime geldiğimde ise göbeğim yatakta benimle, bebeğim annemin kollarında bana uzatılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte oldum, işte ben de anne oldum, ne göreceksem, ne anlayacaksam, senelerdir kah tehdit, kah nispet, kah ödül olarak önüme sunulan bu tadı artık ben de yarattım. 4 kiloluk kocaman bir erkek diyorlar, adı hazır, Ömer. Bir tatilde, nedenini anlayamadığım bir sevgi ve bağlılıkla &lt;br /&gt;anne-babasından çok benimle olan ve bir haftalık tatil bittiğinde ayrılırken arabalarının arka camında bana el sallayan görüntüsü sonsuza dek hafızamda “donmuş” olan sarı saçlı Ömer’in işi bu, o gün karar vermiştim, ve bugün benim de bir Ömer’im var. Bütün provaları temize çekip sahneye koyuyorum, çok mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 günlük, emzirmeden emzirmeye yanıma getirilen ve arda kalan zamanlarda göbeğimdeki boşluğa bakıp özlediğim Ömer’imle, sonunda hastahaneden terhis oluyoruz ve evimize geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fındık kabuğu taklidi evimde Ömer’in odası hazır, küçücük evimin küçücük odasını ben bebeğim göbeğimdeyken doldurduğumu sanmışım, meğer o oda, hatta o fındık kabuğu ev ne boşmuş da ben bilmezmişim. Evden içeri girmemizle birlikte ev öyle bir doldu ki, sokak kapısını ha gayret ittirerek kapattık. Ömer yatağına yattığında ben ve babası ve tüm evi sarmış olan adını koyamadığım mutluluk/gurur/heyecan/sevgi kokteyli, dışarıda yağan kar’a inat evi serin bir sıcaklıkla sarmıştı, uzanıp bebeğin üstünü biraz açtığımı hatırlıyorum......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer 1987 yılında doğdu, o yıl bir sürü çocuk doğdu, o yıl doğan bir sürü çocuğun anneleri belki benim gibi gö(be)bekleri ile taksicinin böğrüne şemsiye saplamadılar, ya da yoğun trafikte slalom yapmadılar ama şundan eminim ki hepsi, kendi meşrep ve duygularınca bebeklerini göbekten eve naklettiklerinde yukarıda tarif etmeye çalıştığım kokteyli kokladılar ve belki bazıları benim yaptığım gibi bebeğin üstünü açtı biraz,.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bebeklerin hepsi büyüdü, adam olma yoluna girdiler, hatta belki oldular bile denilebilir, aslan gibi erkekler onlar, ama..... ama bazıları doğuda bir karakolda sonsuz oldular, ölümsüz oldular, bıraktıkları iz ise içeriği bilinemeyen bir kokteyl rayihası.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neredeyseniz ey 1987 yılında doğmuş olan erkek bebekler, annenizin göbeğindeki kadar rahat edin, tek dileğim bu.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Ekim 2008 Pazartesi.....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7755927159830179942?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7755927159830179942/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/10/gbebeim-gzbebeim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7755927159830179942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7755927159830179942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/10/gbebeim-gzbebeim.html' title='GÖ(BE)BEĞİM - GÖZBEBEĞİM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1946715238622509818</id><published>2008-01-05T00:09:00.000+02:00</published><updated>2008-01-05T00:11:31.827+02:00</updated><title type='text'>Sevilmek güzeldir, güzeldir de.... işte...</title><content type='html'>SEVİLDİM AMA.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dar zamanlarda&lt;br /&gt;Kocaman sevildim ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dakikalarda&lt;br /&gt;Ucundan yakalandım ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem-babam yarattılar bu kızı&lt;br /&gt;Ama son anda ve adım tekne kazıntısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocam uzağımdaki yakın iken&lt;br /&gt;Yakınımda belirip alıverdi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın dizi sevgi yastığıyla&lt;br /&gt;Bana ayrılmıştı tamamen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocamın hayatı aşk perdesiyle&lt;br /&gt;Örtüverdi tüm ruhumu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ama&lt;br /&gt;Ne babam görebildi aşkımı&lt;br /&gt;Ne kocam yetişebildi babama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk perdesinde oynattığım hayaller&lt;br /&gt;Perde kapanacak biteceklermiş meğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dar zamanlarda&lt;br /&gt;Kocaman sevildim ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi zamanım dar değil&lt;br /&gt;Onun için sevecek olanlar&lt;br /&gt;/Varsa eğer biryerlerde/&lt;br /&gt;..........  Şaşkın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;4.1.2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1946715238622509818?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1946715238622509818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/01/sevilmek-gzeldir-gzeldir-de-ite.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1946715238622509818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1946715238622509818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2008/01/sevilmek-gzeldir-gzeldir-de-ite.html' title='Sevilmek güzeldir, güzeldir de.... işte...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8394652881050028312</id><published>2007-11-09T11:42:00.000+02:00</published><updated>2007-11-09T11:43:42.443+02:00</updated><title type='text'>YAŞARKEN...</title><content type='html'>(İnsanın özleyecek kimsesi/birşeyleri olması bile önemli..... Düşündüm de...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özledim bugün&lt;br /&gt;Şarkıyı duyarken&lt;br /&gt;Buluta bakarken&lt;br /&gt;Kulağımı kaşırken&lt;br /&gt;Yaşarken yani&lt;br /&gt;Özledim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8.11.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8394652881050028312?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8394652881050028312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/11/yaarken.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8394652881050028312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8394652881050028312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/11/yaarken.html' title='YAŞARKEN...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4337604100556605492</id><published>2007-11-09T11:41:00.000+02:00</published><updated>2007-11-09T11:42:27.417+02:00</updated><title type='text'>BÖYLE BİR ZAMAN</title><content type='html'>Çok güzel bir günün sonunda bu güne bir işaret koymak istedim.... bitmesin ve kayda geçsin istedim..... duygularımın dansı kayıt altında olsun ve hep varolsunlar istedim.....istemişim işte....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman içinde zaman&lt;br /&gt;Zaman içindeki zamanda&lt;br /&gt;Masal &lt;br /&gt;Masal içinde gene zaman&lt;br /&gt;Zaman içinde gene bir masal&lt;br /&gt;Ve içinde&lt;br /&gt;Ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masalın yolları yeşil&lt;br /&gt;Masalın zamanı geniş&lt;br /&gt;Masalın havası bulutsuz&lt;br /&gt;Masalın suyu ürperiyor&lt;br /&gt;İçinde&lt;br /&gt;Ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil yollarda yeşil&lt;br /&gt;Geniş zamanlarda sınırsız&lt;br /&gt;Bulutsuz havada dupduru&lt;br /&gt;Ürperen suda tatlı ürkek&lt;br /&gt;Ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;4.11.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4337604100556605492?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4337604100556605492/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/11/byle-bir-zaman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4337604100556605492'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4337604100556605492'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/11/byle-bir-zaman.html' title='BÖYLE BİR ZAMAN'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7843851907712648156</id><published>2007-10-14T01:36:00.000+03:00</published><updated>2007-10-14T11:39:11.089+03:00</updated><title type='text'>GERÇEK</title><content type='html'>Gerçeği insanların ölçüsüyle değil,&lt;br /&gt;insanları gerçeğin ölçüsüyle tanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;~ Hz.Ali ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek ancak hazır olanı bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni gerçek olandan ayıran herşeyi ayıkla,&lt;br /&gt;kaybolup gideceklerdir.&lt;br /&gt;~ Yunus Emre ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmek için gözlerini kapa. &lt;br /&gt;~ G.D. ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruya eklediğiniz herşey,&lt;br /&gt;doğruluğu eksiltir.&lt;br /&gt;~ Alexander Solzhenitsyn ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat aşıkları fırtınalı ya da &lt;br /&gt;çamurlu sulardan korkmaz.&lt;br /&gt;Asıl korkulması gereken sığ sulardır. &lt;br /&gt;~ Yalom ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, aldanışın içinde saklıdır.&lt;br /&gt;~ Johann Friedrich Von Schiller ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalan dört nala gider. &lt;br /&gt;Gerçek ise adım adım yürür,&lt;br /&gt;fakat yine de vaktinde yetişir.&lt;br /&gt;~Japon Atasözü ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek çıplaktır, &lt;br /&gt;ama insanları heyecanlandırmaz. &lt;br /&gt;~Jean Cocteau ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek daima realite ile uyum içindedir.&lt;br /&gt;~ Paramahansa Yogananda ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bin tane olasılık tek bir doğru bile etmez.&lt;br /&gt;~İtalyan Atasözü ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeği yerin altına gömseniz bile, &lt;br /&gt;o bir gün büyüyerek patlayacak &lt;br /&gt;ve her şeyi yok edecektir.&lt;br /&gt;~ Emile Zola ~ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikate ermek akıllıların işidir,&lt;br /&gt;ama akıl işi değildir, &lt;br /&gt;marifet bacaklarda olsaydı, &lt;br /&gt;en hızlı koşan, kırkayak olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşüncede takılıp kalma, &lt;br /&gt;gerçeği tek bir düşünce aydınlatamaz.&lt;br /&gt;~ Sophoklesa ~ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok süslenenlere bakın &lt;br /&gt;hepsi de gizlenmek istiyordur.&lt;br /&gt;~ Aristo ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarı doğru olan, tam bir yalandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin mührü, yalınlıktır.&lt;br /&gt;~ Herman Boerhaave ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, arandığında, saklanır.&lt;br /&gt;~ Oliver Wendell Holmes ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, olgunlaşana dek &lt;br /&gt;koparılmaması gereken meyve gibidir.&lt;br /&gt;~ Voltaire ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, oy çokluğu ile belirlenmez.&lt;br /&gt;~ Doug Gwyn ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin peşinde olmak sizi özgür kılar, &lt;br /&gt;hiçbir zaman ulaşamasanız bile. &lt;br /&gt;~ Clarence Darrow ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak silmeyi bilen el, doğruyu yazabilir.&lt;br /&gt;~ Meister Eckhart ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daima doğruyu söyle ki, hatırlaması kolay olsun.&lt;br /&gt;~ David Mamet ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış, mümkünse,&lt;br /&gt;ama gerçek, daima.&lt;br /&gt;~ Martin Luther King ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanıp inanmamanız gerçeği değiştirmez.&lt;br /&gt;~ Al Kersha ~&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru olan bir şey varsa,&lt;br /&gt;o da, herşeyin doğru olduğudur.&lt;br /&gt;~ Ernest Hemingway ~&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7843851907712648156?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7843851907712648156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/gerek.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7843851907712648156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7843851907712648156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/gerek.html' title='GERÇEK'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7710325640661079188</id><published>2007-10-13T23:35:00.000+03:00</published><updated>2007-10-14T00:00:01.583+03:00</updated><title type='text'>DUYGULARIN KOKULARI.....</title><content type='html'>Güzel müzikler şahane kokular yayar mı...... Ya da enfes kokular doyumsuz notalar duyurur mu kulaklara........ Önünde diz çöktürecek kadar güzel manzaralar ağızda en sevdiğiniz lezzeti uyandırır mı....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmeyen birisine renkleri nasıl tarif edersiniz, belki de bu tanımlarla, ve işte evet, bu tanımlar görmeyen kişinin en esasında "gören ama gözüyle görmek kafesine kapatılmış" bizlerin farkına varamadığımız gerçek gözüne gösterir anlatılanı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karışık oldu ama anlaşılmaz olmadı sanırım... Güzel müzikler dinlerken neden hep birşeyler içmek isteriz, ya da mis gibi bir koku aldığımızda, en azından bende böyledir, neden en sevdiğim müziği duyar gibi olurum, çok dokunaklı bir an ya da seyri doyumsuz bir manzara karşısında neden aklıma en azından bir fincan mis gibi dumanı tüten kahve gelir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü gözün gördüğünü ruh kendi lisanıyla söyler bana, gözün ilettiği doyum/haz, esas kimliğimizde farklı şifrelenmiştir, aslında o hep böyle söylemiştir de, duyuramamıştır sesini, hala daha duyuramadıkları olduğu gibi aynen. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç öyle "kendimle barıştım, ruhum beni ben ruhumu duyuyoruz" falan gibi söylemlere girmiyorum, hayır, sadece bende uyanan bu bana göre "şuur"u, belki de  sesini duyuramayan ruhu taşıyan birtakım kişilere "çalar saat" vazifesi görür de uyanan benlikler içlerindeki ruhlarla sonunda haberleşebilir ümidi, ya da belki sadece uyanan şuurumu yazarak kendime tekrardan, kayıt altına alarak, sabit kalemle , bir daha silinmemek üzere, yazmak telaşı...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Baktım yağmur yağıyor İstanbul'da, hem de çığlık çığlığa yağıyor yağmur! Penceremden görünen yol ve kenarındaki ağaçların son bir gayretle sonbahara direnen yarı sararmış yaprakları, onları kadife doku ama şelale telaşıyla döverek yıkayan yağmurun altında gönüllüce ıslanan ve hoyrat darbeler altında memnun ıslaklar olarak duruyorlar, yapraklar kah yere düşüyor, kah bir alttaki dalın kenarına takılıyor, asfaltta oluşan küçük gölcükler geçen arabaların lastiklerinin açtığı oluklarla birbirlerine birleşip daha büyük göller haline geliyorlar ve derken o göller pırıl pırıl küçük nehirler olarak farklı kollardan akıyorlar, dehşet güzellikte bir tabiat senaryosu Gayrettepe'nin sokaklarından birinde kostümlü prova yapmakta.... Ve ben bu manzaranın karşısında, gören gözlerimle yetinmeyip gidip kendime bir kahve yapıyor ve döndüğümde ise aynı gösterinin karşısında ağzımda tatlı/buruk kahve lezzeti, burnumda ciğerlerime çekmekten keyif aldığım mis gibi kahve kokusu ile yerimi almışken bununla da yetinmeyip bir de müzik seçiyorum fona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları neden böylesine doğal bir sıra ve isabetli seçimlerle tereddütsüz ve başarılı becerebildiğimi aldığım zevkin artarak devam etmesi karşısında sorguladığımda ise, işte yazıya başladığım satıra geliyorum.... Bu noktadan itibaren bu yazım sonsuz olabilir, sarmal olabilir, buradan başa dönüp, hiç bitmeden , bitirmeden devamlı okunabilir, aynen hayat gibi, seçtiğimiz herşeyi istediğimiz kadar tekrar tekrar yaşayabileceğimiz ve sarmallaştırabileceğimiz gibi....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neye niyet neye kısmet, nasıl başladı ve nasıl bitemedi.... bitirmek istememiştim zaten... aynen hayat gibi.....bitmedi......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7710325640661079188?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7710325640661079188/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/duygularin-kokulari.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7710325640661079188'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7710325640661079188'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/duygularin-kokulari.html' title='DUYGULARIN KOKULARI.....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6925862043735699811</id><published>2007-10-13T23:17:00.000+03:00</published><updated>2007-10-13T23:24:10.447+03:00</updated><title type='text'>DEMİŞTİM ...</title><content type='html'>Demiştim&lt;br /&gt;Ensemden öpme demiştim&lt;br /&gt;Ayrılık getirir demiştim&lt;br /&gt;Demiştim&lt;br /&gt;Getirdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enseden öpülmez&lt;br /&gt;Ayrılık getirir&lt;br /&gt;Böyle öğrenmiştim&lt;br /&gt;Hiç de öptürmemiştim&lt;br /&gt;Ensemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmediğim için ayrılığı&lt;br /&gt;Ensemi değil&lt;br /&gt;Seni de değil&lt;br /&gt;Ayrılığı sevmediğim için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öptün ve Oldu mu&lt;br /&gt;Oldu, Ayrılık oldu&lt;br /&gt;Doğru çıktı&lt;br /&gt;Dinlemedin&lt;br /&gt;Demiştim oysa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denmişti bana çünkü&lt;br /&gt;Ayrılık getirir&lt;br /&gt;Ve&lt;br /&gt;Getirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık öpmem desen de&lt;br /&gt;Artık öpmesen de&lt;br /&gt;Öpmemek de bir ayrılık&lt;br /&gt;Bak oldu işte&lt;br /&gt;Getirdi&lt;br /&gt;Enseden öpme&lt;br /&gt;Ayrılık getirir&lt;br /&gt;Demişlerdi....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;13.10&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6925862043735699811?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6925862043735699811/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/demitim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6925862043735699811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6925862043735699811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/demitim.html' title='DEMİŞTİM ...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3707271328715549527</id><published>2007-10-08T01:22:00.000+03:00</published><updated>2007-10-08T02:51:19.180+03:00</updated><title type='text'>KÖPRÜ DERKEN NERELERE GİTTİM...</title><content type='html'>Köprü dendiğinde ikinin ayrılığı mı gelir önce akıla, yoksa ayrı ikinin birleşmesi mi.. Algılamalar nasıl da gece ve gündüz kadar farklı olabiliyor tek bir kelimenin tarifinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprü dendiğinde benim aklıma ilk gelen buluşma... Bir köprünün ortasında buluşma.. Hep bir uçtan diğerine gidiyoruz, ve her gidiş bir köprüden geçiyor mutlaka, düşüncede köprü, niyette köprü, uygulamada köprü. Sürekli bir köprüden geçmekteyiz hayat denen bu, uzun olup olmadığı bir kelebek ömrünün sırrında gizli, seyahatte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprülerden geçerken köprüler de kuruyoruz bazen, bazen de yıkıyoruz. Ama illa ki her köprü bir diğerine götürüyor, bir yenisini kuruyor da olsak, mevcudu yıkıyor da olsak, hep bir sonraki durak gene bir köprü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam yolculuğu sonsuz bir köprü iken, ve biz o köprü/ler/den geçerken birileriyle ya da birşeylerle karşılaşıp yepyeni köprüler oluştururken belki, bu ağ nereye kadar genişliyor, geçtiğimiz köprülerden bir daha geçebiliyor muyuz, ya da bizim kurduğumuz köprülerden kimler geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam bize bahşedilen hazır bir sunum mu, yoksa bizim sürekli geçtiğimiz ve aynen bizim gibi geçenlerin zamanında kurup bıraktıkları köprüler mi... Kendi yarattığımız bir kurguyu mu "yaşıyoruz" hayatta olmak derken bunun adına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen olur ya, deja vu deriz, o anı herşeyiyle hatırlarız yaşamaya salise kala, biliriz ne olduğunu, acaba diyorum, deja vu yaşarken, kendi yaptığımız bir köprüden geçiyor olabilir miyiz.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorulardan oluşan bir yazı olmasını planlamamıştım, aslında hiçbirşey planlamamıştım, sadece "köprü" belirdi zihnimde, kimbilir belki de memnun değil şu anda buraya döktüklerimden, belki de diyor ki "ben bambaşka şeyler uyandırdığımı düşünüyordum, bunlar değildi aslında, olmadı.." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre oldu, ipten yapılmış bir köprünün üstünde atılan her adımla birlikte sallanan köprünün tedirgin güvenliği kadar oldu en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İp köprü deyince, bu kez de anılarım alıverdiler beni aralarına, bana 11 yıl evvelini hatırlattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malezya'ya gitmiştik, hani bugünlerde "öyle olur muyuz Allah korusun" dediğimiz Malezya'ya, Quantan şehrine hem de, hani şu "Indecent Proposal" filminde bahsi geçen şehre. Ne kadar da önemli bir mekana gitmişiz, hem sinematografik hem de güncel siyasal geçmişi var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak benim hatırladığım, köprü lafıyla zihnimde uyanan hatıranın resmi enfes bir ormanın ortasında keyiften afallatan bir sukunet ve ama bir o kadar da o dinginliğin içinde sessiz çığlıklarla dökülen bir şelale ve onun küçük göletini gösteriyor bana tekrar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eren, ben ve kuzinimiz Ayşim gitmiştik oraya Maley bir taksiciyle. Şişman, iri yarı, esmer bir Müslümandı sanırım şöför, ama saygılı ve bir o kadar da cana yakın bir adamdı. Kiralanmış olmasına rağmen bizi gezdirdiği her yeri en az bizim kadar zevk alarak, bizimle birlikte gezmiş, yorumlar yapmış, şaşırmış, beğenmişti, çok ilginç ve tanıdık bir adamdı, şöför değildi sanki, adını hatırlamadığım için üzüldüm şimdi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gelelim biraz evvelki resme. İnanılmaz "ormanlıkta" bir orman, sadece gölete dökülen suyun coşkulu sessizliğinin hışırtısı sarmış etrafı ses adına, sarmış da demeyeyim, kucaklamış ormanı o frekans, evet bu daha doğru, kucaklamış ve arabadan iner inmez bulutun içinden geçen uçak misali biz de kendimizi bir sonraki adımda o engin sessizlik gürültüsünün içinde buluvermişiz... evet aynen böyle bir his idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntünün muhteşem doğallığı ve görkemli sadeliğine fon bu sessiz gürültü tabloyu içinde olduğuma inanamayacağım kadar ilahi yapıvermişti. Böylesine beni resmine hapseden, gönüllüce esir düştüğüm durumlarda etrafımdakileri unuturum ben, gene öyle olmuştu, gene Eren ve Ayşim'i unutarak itaatkar bir hipnoz havasında önce şelalenin döküldüğü gölete yürümüşüm, kendimi paçalarımı sıvamış, ayaklarımı suya sokmuş, bir kayanın üstünde oturup dökülen suların, kendi oluşturdukları havuzla, köpükler doğurarak öpüşmesini seyrederken buldum. Öpüşme noktasındaki karnaval göletin sadece o noktasında sınırlı ve suyun geri kalan kısmı üstünden uçan minnacık kanatlıların tetiklediği belli belirsiz esintiden etkilenerek halkacıklardan oluşan minik ürpermeler gösterecek kadar hassas bir huzurda.. Böylesine sakin bir çelişki ancak ve ancak tabiatta mümkün diye düşündüğümü hayal meyal hatırlar gibiyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu kez de, suyun ihtişamlı sessizliğine bu kadar yakınken, hatta içinde ucundan kenarından da olsa yer almışken, fondan ormanın sesi gelmekteydi. Yaprakların nazlı salınmaları mı, ağaçların topraktaki köklerinin gerinmesi mi, yapraktan toprağa atlayan çiy tanesinin sesi mi, bilemeyeceğim ama Vasconselos'un romanlarında konuşturduğu tabiatı duyuyordum sanki. Ayaklarım suda, bakışlarım akan ve toplanan suların birleşme noktasında, duygularım heryerde..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden gözüme köprü takıldı, hani şu filmlerde gördüğümüz sallanan ip/urgan,herneyse işte, ondan yapılmış köprü, çıkmalıydım o köprüye, tam da üstümüzden geçiyordu, zaten sanırım beni o bulunduğum noktadan o köprüden başka hiçbirşey ayıramazdı. Gene beynim mi ayaklarımı, yoksa ayaklarım mı beynimi idare ediyor bilinmezliğinin içinde, kalktım ve kendimi köprünün üstünde buldum. Ben yürüdükçe ayağımın altında birbirine urganlarla bağlanmış yatay tahtalar tahtırevalli gibi sallanıyorlardı,aynı zamanda köprü de sallanmaktaydı kendine özgü ritmince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürküyordum ama annesi tarafından ilk defa tahtırevalliye bindirilmiş bir çocuğun coşkulu korkusu idi bu. "Korkmuyorum korkmuyorum, aslında çok korkuyorum evet ama çok da eğleniyorum" bakışları vardı duygularımın, deli gibi atan kalbimin insanı sarhoş eden oksijen ziyafetinin ortasında sırf heyecan ve keyiften ekstra hızlandığını anlamam uzun sürmedi zaten, bıraktım kalbimi, o da hızlansın varsın, o da tadını çıkartsın bu belki bir daha tekrarlanmayacak şölenin diye düşünmüş olmalıyım... Ve o köprüde karşımda ağaçlar,  solumda ağaçlar, sağımda şelale ve onun göleti, altımda akan su, bu doyumsuz resmin ortasında ise ben.... Korkan ama korkarken de çok eğlenen ben.."Tanrı'm, bu ben miyim, bu kadar büyülü bir masal resminin ortasında duran ben miyim, iyi ki benim, iyi ki..." bile diyemeyecek kadar nutkum tutulmuş ben....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 yıl evvelinin sabırsızlığıyla ormanı ve suyu ve köprüyü sadece duydum, dinleyemedim bile, duydum yalnızca, onlarla konuşmayı da akıl edemedim, belki de cesaret edemedim, bunu ancak şimdi anlayabiliyorum, Kazdağları'nın Yeşilyurt köyünde benimle konuşan doğaya cevap vermiş ve onunla konuşabilmiş olduktan sonra idrak edebiliyorum böyle bir şansım olmuş olduğunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun, ya bunu hiç anlayamasaydım, ya hala daha değil dinlemeyi, tabiatı "duyamayan" lardan olsaydım....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşsizdi, yazımın, anlatacaklarımın bitmesine üzülüyorum, yazarken gene oradaydım çünki, 11 yıl sonra tekrar oradaydım ve hatırladığım kadar güzeldi gene....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil ve akan su, işte beni "ben" yapanlar, bunu tesbit etmiş ruhum ta o zaman ama tescili bu zamanlara kalmış demek ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesbiti tescil edebilmiş bir şanslıyım artık....:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;8.10.2007&lt;br /&gt;02:28&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3707271328715549527?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3707271328715549527/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/kpr-derken-nerelere-gittim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3707271328715549527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3707271328715549527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/kpr-derken-nerelere-gittim.html' title='KÖPRÜ DERKEN NERELERE GİTTİM...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4112404306076012626</id><published>2007-10-06T18:11:00.000+03:00</published><updated>2007-10-06T18:16:43.227+03:00</updated><title type='text'>İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -V-</title><content type='html'>OLSA....GELSE...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri olsa,&lt;br /&gt;Biri gelse,&lt;br /&gt;Dese ki,&lt;br /&gt;Geldim&lt;br /&gt;Koşulsuz, şartsız, beklentisiz,&lt;br /&gt;Sadece geldim&lt;br /&gt;Konuşmaksa konuşmak,&lt;br /&gt;Gülmekse gülmek&lt;br /&gt;Ağlamaksa ağla....hayır bu yok!&lt;br /&gt;Sevişmekse sevişmek,&lt;br /&gt;Susmaksa susmak&lt;br /&gt;Evet, evet, evet..&lt;br /&gt;Susmak!&lt;br /&gt;İşte bu!&lt;br /&gt;Tüm söylenmeyenleri,&lt;br /&gt;Bütün sevinçleri korkulan,&lt;br /&gt;Bütün korkuları ertelenen,&lt;br /&gt;Bütün hayalleri saklanan,&lt;br /&gt;Bütün duyguları bastırılan,&lt;br /&gt;Hepsini susmak,&lt;br /&gt;Beraber, aynı anda&lt;br /&gt;Susmak için geldim dese....&lt;br /&gt;Bir gelse!.......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;11 Ağustos 2005&lt;br /&gt;23:11&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4112404306076012626?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4112404306076012626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-v.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4112404306076012626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4112404306076012626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-v.html' title='İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -V-'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6190404971112950622</id><published>2007-10-06T17:12:00.000+03:00</published><updated>2007-10-07T02:30:11.416+03:00</updated><title type='text'>İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -IV-</title><content type='html'>Aklıma mı geldi, yoksa içimden mi geldi, pek bilemiyorum, ama bir şekilde içimdeki yerinden çıkıp kendini göstermek istedi belli ki..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir hikaye:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük kız ailesinin hayatına, hiç beklenmez iken, ani bir giriş yapmış. Annesi çok paniklemiş, babası ise sevinçten havalara uçmuş. O, babasının "istavrit"i olmuş, baba ona aşık, o babaya hayran, abi ve ablaya gösterilmeyen tüm hoşgörüleri, onlara öğretilmeye zahmet edilmemiş tüm bilgileri, onlara zamanında verilmemiş tüm izinleri almış, hayat yastığının içine doldurmuş. Onu çok sevmişler, ama o da tüm tavrını "kendini daha da sevdirmek" üstüne kurmuşmuş zaten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cömert sevgi onu güzel büyütmüş, çok güzel bir kız olmuş, büyükler "tekne kazıntıları hep güzel olur" buyururlarmış onu gördükçe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama herşeyin fazlası zarar ya! Fazla sevgi ve neticesinde gelen fazla albeni "altın bir kafese" hapsetmiş kızımızı. Çok sevilmenin yarattığı güzelliğin getirdiği endişe bir "koruma zırhı"nın içine sokmuş kızımızı babası tarafından.İşin komiği kızımız da uzunca bir süre bu zırhın dışına çıkarsa "öcülerin" onu yiyeceklerine inanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, geçen yıllar ve bu zamanın ince, yavaş ama pek tesirli küçük ipuçları sayesinde kızımız bir gözünü açmış ki zırhın içinde olmayanlar ondan daha çok eğlenmekte. O da daha çok eğlenmek istemiş, o kadar çok istemiş o kadar çok istemiş ki, sonunda babasını bile ikna etmeyi başarmış ve zırhtan çıkmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlamış eğlenmeye, ama bir gün,aniden, babası çıkıvermiş hayatından, hem de temelli, bir daha dönmemecesine... Acı, özlem, isyan bir yana, sırtında onunla birlikte heryere giden kocaman, güvenli, sağlam, yaslandığı duvar da yıkılmış meğer.!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok korkmuş ama çare yokmuş bu duruma, artık duvarsız yürümek zorundaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etraftaki herkes kızın artık evlenmesini istermiş, ama kızımızın hiç böyle bir niyeti yokmuş, o sadece "anne" olmak istiyormuş. "Olmaz!" diyormuş sistem ona, "evlenmeden anne olunmaz, AYIP!", "OLUR İŞTE!" diyormuş o da inatla, "ben ki bir yıldır 23 yıllık duvarım olmadan yürüyebiliyorum korkmadan ve tökezlemeden, evlenmeden anne de olabilirim pekala!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiden de o günlerde evlenmeden "baba" olmak istediğini söyleyen biriyle tanışmış, çok anlaşmışlar bu konuda. Çok sevinmiş bizimkisi, ama bu ortak hayal yalan olmuş, nasıl olduğunu anlamadan evlenivermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen de, hem de arka arkaya ikişer defa "anne-baba" yapmış hayat onları. Evlilik denilen tatsız, yağsız, sade suya pişirilmiş lezzetsizliği ve iki kişilik yanlızlığı çok güzel baharatlarla, çok egzotik tatlarla, kah ekşi, kah tatlı, kah kekremsi, ama neticede çok doyumsuz bir ziyafete çevirmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken "baba" bu seferde gidivermiş hayatlarından, hem de aynı yol, aynı yöntem, aynı beklenmezlikde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoktan kendi duvarını kaybetmiş olan kızımız bu kez de çocuklarının sırtından yıkılan duvarların derdine düşmüş. Kendisi duvarsız yaşamaya ve yürümeye sevmeden de olsa alışmışken, çocuklarının çok daha erken bir yaşta duvarsız kalmalarına kıyamamış, ve.. ne yapmış dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, kendi babasının tek tek öperek esirgediği parmakları ile çocuklarının sırtlarına duvar örmeye başlamış. Ellerinin acısı yüreğine oturmuş, ama dayanmış, kollarının ağrısı düşüncelerini parçalamış, ama dayanmış, çünki duvarsızlık çok acı, çok zor, çok ağır ve bir o kadar da huzursuzluk verecek kadar güvensiz, oynak, "bu küçükler bunu kaldıramaz" demiş kendi kendine ve dayanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakmamış kendi sırtına bir daha hiç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün yorulmaya başlamış, gittikçe artan bir yorgunluk, dinlenmesi bulunamayan bir yorgunluk, yoğun ve sürekli. Yürümek bile istemez oluyormuş artık, ama yürümezse çocuklar ne yaparlar, o koca yolun ortasında nerede durup ne yöne nasıl gidileceğini bile kestiremezler. Bir gayret tekrar doğrulup yürümeye koyulmuş..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgun, isteksiz ama hala kararlı bir sürüklenme içindeyken birden birisi bir el atmış kızın yüküne. Şaşırmış bizimki , "bana yardım mı ediliyor? Neden? İstemedim ki! İstemek de bana yakışmaz zaten!" gibi edindiği o yalan kibirin ezberlerini tekrarlarken bir de dönüp bakmış ki yardım falan yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer ne olmuş biliyor musunuz? O "birisi" eğilip, bizim kızın duygularına seslenmiş, demiş ki "duvarları örmüşsün ama çocuklarının sırtına koymayı unutup kendi sırtına yüklenmiş taşıyorsun! Yapma! O duvarların yeri senin omuzların değil! İndir, taşıma onları!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygular aralarında toplanıp konuşmuşlar, demişler ki "doğru, bu omuzlar rahat olmalı ki biz de istediğimiz gibi bu ruhu besleyebilelim, böylece çocuklar kendi duvarlarına yaslanarak, anneleri ise bizim beslediğimiz ruhun kuvvetiyle yürümeye devam edebilsinler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle, bu hikaye daha bitmedi ama devamını henüz kimse bilmiyor, ne bizim kız, ne çocuklar, ne o "birisi", ne de duvarlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;4 Ağustos 2005&lt;br /&gt;01:30&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6190404971112950622?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6190404971112950622/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-iv.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6190404971112950622'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6190404971112950622'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-iv.html' title='İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -IV-'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1550766271533729647</id><published>2007-10-06T16:45:00.000+03:00</published><updated>2007-10-06T16:59:08.920+03:00</updated><title type='text'>İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -III-</title><content type='html'>Merhaba! Uzun zamandır biraraya gelemedik. Esasen aklımın kelimeleri şuurumun kağıdıyla buluşmakta sürekli, ama onlar kendilerini öyle bir derinlere gizliyorlar ki, değil okumak, varlıklarını farketmek bile, benim için dahi, imkansız gibi birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşananlar, hissedilenler, algılanan olaylar, herşey beynimizin bu iş için ayrılmış bölümünde dosyalanıyor ya, o dosyalar da sürekli çoğalıyor ya, o çoğalanlar belli etmeden bizi yoruyor ve yavaşlatıyor ya, işte ben bunlara engel olmak için sizi buluşturuyorum belki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatıralar, yaşanmışlıklar, güzel ya da acı, önemli değil, içimizde kapalı kutular içinde bekledikçe eskiyor, eskidikçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça da bizi engelliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel anılar zamanın gerisinde kalmanın avantajını kullanarak yaşanmış oldukları an'dan daha güzel gözükme telaşında, makyaj yapıp, süslenip, bizi kandırıyor ve bir daha onlar kadar güzelini yaşayamayacağımız konusunda böbürlenerek bizi geçmişe hapsetmek istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı olanlar ise acılıklarının tüm baharatlarını ortaya çıkartarak, canımızı yakmaya devam ederek, kendilerini güncel tutmak için, bizi acıtarak kullanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netice: "Geçmişte yaşamak" denilen hapishaneye güle oynaya, gurur ve istekle giriyoruz. Bununla da kalmayıp, çevremizdekileri de o içinde bulunduğumuz "geçmiş" mahpusunun derinliklerine çekmeye çalışarak dünyadan, günden ve an'dan uzaklaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapmamak lazım, evet yapmamak lazım! Esas olanın "bu an" olduğunu bilmek, kabullenmek ve tadını çıkartmak lazım. İçinde bulunduuğumuz zamanın bir salisesinin dahi bir daha aynı kurguyla tekrarlanamayacağını bilmek, ama telaşa da kapılmadan, ne kadar güzel ve ne kadar cazip olursa olsun onu tutmaya, sürüklemeye çalışmadan bir sonrakinin de kendine özel olacağına güvenerek bırakmak, an'ın geçip gitmesine izin vermek, hatta bir sonrakine keyif ve heyecanla atlamak lazım....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle yapmak lazım.........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;19 Temmuz 2005&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1550766271533729647?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1550766271533729647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yzilarimdan-bir-demet-iii.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1550766271533729647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1550766271533729647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yzilarimdan-bir-demet-iii.html' title='İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -III-'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7404961906747498147</id><published>2007-10-06T16:03:00.001+03:00</published><updated>2007-10-06T16:42:33.611+03:00</updated><title type='text'>İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -II-</title><content type='html'>Her zamanki tesadüflerden biri daha.. Sebepsiz yere "yazmaya" ara verişim, ve bugün, gene "sebepsiz" yere yazmak isteyişim, son yazımın tarihi 5 Ekim, bugün ise 5 Kasım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duydum, mesajı aldım... Bağlantıda olduğumu unutmaya yüz tutmuş olmalıyım ki tekrar "hatırlatılıyor" bana.. Herhalde!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum bağlantıda olduğumu, artık eskisi gibi "ille de bir işaret noolur" ısrarında da değilim, ama gene de demek birşeyleri ihmal ediyorum ki bu anlık tesadüflerle kendime getiriliyorum. Ruhum huzurlu, ruhum barışık, zaman içinde zaman yaşıyorum gene arada bir, ama bunlar hoş ve kısa ziyaretler olmaktan öteye gitmiyor, ve, bugüne döndüğümde bugünden memnun olmanın da keyfini yaşıyorum. Gene aklım karışıyor eskisi gibi ama nasıl oluyorsa, bilmiyorum, aklımın karışıklığını, beni daha da ileriye götürecek yeni, yepyeni açılımların küçük basamakları, küçük işlemli problemleri olarak adlandırıyor ve kaosum sakinlediğinde bir basamağı daha çıkmış olmanın huzur ve gururunu hissediyorum, rahatlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık soru sormuyorum, artık cevap da beklemiyorum doğal olarak. Mevcut olaylar beni şaşırtsa da korkutmuyor, hem bugünü ve bugünün gerçeklerini yaşıyor, hem de sebebini bilmediğim ama da artık sorgulamadığım huzur ve emniyet duygularımın konforunu yaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba bu defter kalıcı olacak mı? Olcaksa eğer, acaba yıllar sonra okunduğunda karmaşık, karışık, hafif üşütük bir şuurun yansıması olarak mı görülecek? Bilemem.. İlerleyen sayfalarda belki güncel olay ve değerleri irdelersem belki daha "anlaşılır", daha "derli toplu" bir resim çizebilir okuyanın aklında. Olsun, her ne kadar aslında yazılan herşey okunmak için yazılıyor olsa da ben şu anda sadece kendimle yaptığım konuşmaların ana hatlarını oluşturan bir kelimeler ordusunu duygu/akıl sistemimden azad edip yerlerine yerleştirmenin huzurunu tatmak adına yazdığıma inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun cümleler oluyor, farkındayım, ama onlar, yani aklımdaki, kalbimdeki düşünceleri dile getiren sözcüklerden oluşan cümleler, birbirini o boyutta bırakmaya kıyamayan kelimelerin elele tutuşup bir sonra geleni de kendileriyle birlikte götürmek istemelerinden uzuyor. Eminim daha sık yazdıkça bana güvenmeyi öğrenecekler, ve aslında hepsini azad edeceğime inanıp daha kısa cümleler oluşturma sabrını kazanacaklar....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;5 Kasım 2004&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7404961906747498147?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7404961906747498147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-ii.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7404961906747498147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7404961906747498147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-ii.html' title='İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -II-'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7333275033915870213</id><published>2007-10-06T15:45:00.000+03:00</published><updated>2007-10-06T16:03:02.627+03:00</updated><title type='text'>İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -I-</title><content type='html'>Uzunca bir süredir "yazmak" benim için bir anlamda "topraklanmak" eylemiyle eşdeğer. Aklımın içinde klasifiye edilemeyen duygu ve tesbitlerimin bir çeşit "dosyalanması" işlemi, ruhuma verdiği rahatlık ise, bedenimdeki negatifliklere paratoner vazifesi görmesi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ne var ki yazmak, ancak kendimi rahat hissettiğim zamanlarda yapabildiğim birşey. Hani sancılanınca nefesimizi tutarız ya bilmeden, oysa aslında nefes alsak sancı, kasılma daha az rahatsız eder ama biz gene de en ilkel içgüdümüzün esiri olmayı seçeriz ya bilinçsizce, işte aynen bunun gibi, ben de aklım ve ruhum huzursuz olduğunda yazmamı tutuyorum, nefesimi tutar gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun, düşünüyorum da, yazacaklarımı görmek, okumak ve gözgöze gelmeten korkmaktan öte, daha anlamlı bir sebebi olsa gerek. Sanırım stabil olmayan duygu ve ruh halinde ifade becerim de stabil olamıyor ve ben, ardarda dizilmiş kelimelerden öte bir anlam taşımayacağını düşündüğüm için gizliyorum o dışarı çıkmakta zaten tereddüt edenleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, duygu ve düşüncelerimin tozu dumanı yatıştığında aklımın içinde oradan oraya savrulanlar birden sıraya giriyorlar, hepsi kendi yerini buluyor, sonra da yazılmaya hazır bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asla sabırsız değilller, onların şifrelerinde bana güvenmek var, kodlanmış, biliyorlar ki  br gün, bir vesileyle, ya da belki tamamen sebepsiz, bir kağıdın satırlarını oluşturup yerlerini alacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç yanılmadılar, aynen şu an da yanılmadıkları gibi. Kim derdi ki bir gün kağıt satırlarını oluşturmak yerine bir defterin sayfalarına kurulacaklar... Kim derdi ki 2004 yılının 5 Ekim'inde bir Salı günü, fabrikada, öğle yemeğinden sonra içilen kahve eşliğinde dünyama "fiziksel" olarak kaydedilecekler, onları kimbilir kimler okuyacak, kimbilir kimler de okumayacak, ama onlar bunu hiç önemsemeyecek, çünki "yazılanlar" için en büyük gurur "yazılmış" olmak....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;(5 Ekim 2004, Salı)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7333275033915870213?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7333275033915870213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7333275033915870213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7333275033915870213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/ilk-yazilarimdan-bir-demet-i.html' title='İLK YAZILARIMDAN BİR DEMET -I-'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6601738146808308356</id><published>2007-10-05T15:41:00.000+03:00</published><updated>2007-10-05T15:50:44.486+03:00</updated><title type='text'>SARARANLAR</title><content type='html'>SÖZ / DE SARARIR  &lt;br /&gt;Olur, aramam seni ve kimseyi  &lt;br /&gt;Anıları pas tadında bırakırım  &lt;br /&gt;Konuşacak ne kaldıysa kalsın  &lt;br /&gt;Susmaktır birşeylere saygılı kılan  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılık da bir olanaktır bilirsin  &lt;br /&gt;İnce bir sis, bir hüzün örtüsü  &lt;br /&gt;Dumanlı bir ıslık yakışır şimdi  &lt;br /&gt;Dudaklarıma, bırakıp giderim  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz / de sararır biterken bir aşk  &lt;br /&gt;Kediye iyi bak çiçekleri sula  &lt;br /&gt;Diyorsam da aldırma sözlerime  &lt;br /&gt;Alışkanlık işte başka birşey değil  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz / de sararır biterken bir aşk &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  AHMET TELLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demiş şair, gerçekten de öyledir, birşeyler biterken sahiden de sözler de sararır sanki, ve demek geliyor ki içimden, kimi sararmış resimlere inat o resimdeki anılar ve duygular capcanlı renklerle dururken, kimi şu an yaşananlar, zamanın tazeliğine zıt bir şekilde sararıverirler, bazen de sararmak bir yana, kendilerini, kendilerinin bile inanmadığı parlak renklere boyamışken, dökülüverir boyaları, pırıltılar gider, sararamaz bile onlar, aslına döner, donuk, mat, kasvetli aslına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyanmış olmaları bir cürüm müdür, aldatmaca mıdır, olmayacak duaya "amin" mi, bilinmez, bilmeyen ise sadece ve en önemlisi onlardır, boyayanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmeyenlere rastlayan o hiçbirşeyden haberi olmayanlar ise kalakalırlar, bilmediğini dahi bilmediğini öğrenmenin şaşkınlığında....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da geçer.... İş ki bilmeyenlerden ve bile bile bilmeyenlerden olmayalım.... Bilmeyenler bilmeme seçimleriyle kendi yollarında gitsinler, bilenlerin yolları ise bilmeyenlerle çakışmasın..... Bu da benden olsun....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;4.10.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6601738146808308356?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6601738146808308356/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/sararanlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6601738146808308356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6601738146808308356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/sararanlar.html' title='SARARANLAR'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-145922847138520333</id><published>2007-10-04T14:09:00.000+03:00</published><updated>2007-10-04T15:18:58.278+03:00</updated><title type='text'>TAŞLAR KONUŞTULAR</title><content type='html'>Dağ idik tabiatta&lt;br /&gt;Biraz koptuk&lt;br /&gt;Kaya olduk&lt;br /&gt;Gene de iyiydik, mutluyduk&lt;br /&gt;Biraz daha ufalandık&lt;br /&gt;Taş olduk&lt;br /&gt;Hala fena değildik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldılar bizi&lt;br /&gt;Parçaladılar&lt;br /&gt;Şekillere soktular&lt;br /&gt;Üstüste koydular&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adımızı da değiştirdiler&lt;br /&gt;Çoklukta birken&lt;br /&gt;Aynı isimdeyken&lt;br /&gt;Taş iken&lt;br /&gt;İsim koydular baştan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmin içinde&lt;br /&gt;Kum da vardı&lt;br /&gt;Çimento da&lt;br /&gt;Tuğla da&lt;br /&gt;Vardı&lt;br /&gt;Apartman dediler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaşılmaz bir dağ iken &lt;br /&gt;Kaya&lt;br /&gt;Gururlu bir kaya iken &lt;br /&gt;Taş&lt;br /&gt;Sert bir taş iken&lt;br /&gt;Ne&lt;br /&gt;İnşaat&lt;br /&gt;Sonra da gelsin yeni isim&lt;br /&gt;Apartman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle diyorlar &lt;br /&gt;Bana diyorlar&lt;br /&gt;İçlerinde oturan bana&lt;br /&gt;Karşıdan bakan bana&lt;br /&gt;Onları yapanlardan biri olan&lt;br /&gt;Bana&lt;br /&gt;Diyorlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklılar&lt;br /&gt;Çaresizler&lt;br /&gt;Neden diyorlar&lt;br /&gt;Neden yakınıyorlar&lt;br /&gt;Koskoca dağ&lt;br /&gt;Koskoca kaya&lt;br /&gt;Taş gibi taş&lt;br /&gt;Çaresizleşebiliyorsa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz susalım&lt;br /&gt;Bizim mazeretimiz&lt;br /&gt;Doğamızda gizli&lt;br /&gt;Ne dağız&lt;br /&gt;Ne kaya&lt;br /&gt;Ne de taş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...mıyız? Yoksa.....&lt;br /&gt;Hatta fazlası mıyız&lt;br /&gt;Daha mıyız...&lt;br /&gt;Öyleyiz sanırım..&lt;br /&gt;Öyleyiz....&lt;br /&gt;İyi ki...mi?&lt;br /&gt;Maalesef ..mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle miyiz...&lt;br /&gt;Bilmiyorum...&lt;br /&gt;Korkarım evet...&lt;br /&gt;Hay Allah...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;2.10.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-145922847138520333?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/145922847138520333/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/talar-konutular.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/145922847138520333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/145922847138520333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/talar-konutular.html' title='TAŞLAR KONUŞTULAR'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1171234025315475443</id><published>2007-10-04T11:33:00.000+03:00</published><updated>2007-10-04T14:03:24.604+03:00</updated><title type='text'>GÜMÜŞ DENİZ</title><content type='html'>Şehirlerden İstanbul,&lt;br /&gt;semtlerden Fenerbahçe Burnu&lt;br /&gt;günlerden bir haftasonu&lt;br /&gt;vakitlerden bir akşamüzeri&lt;br /&gt;duygulardan bir kadife kıvamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş dönüş yolunda&lt;br /&gt;ışıkları kırılma telaşında&lt;br /&gt;huzmeleri suyun dudaklarında&lt;br /&gt;öpüşüyorlar gümüş noktasında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizin üstü giyinmiş&lt;br /&gt;renklerden gümüşe&lt;br /&gt;girsem denize&lt;br /&gt;gümüş olur muyum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girmek istemedim&lt;br /&gt;buradan bakmak daha büyülü&lt;br /&gt;büyüye dahil olmadan&lt;br /&gt;dışardan büyülenmeli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen hayata dışardan bakar gibi&lt;br /&gt;hem içinde hem de seyircisi gibi&lt;br /&gt;seyirciyken rol almak&lt;br /&gt;rol alırken seyretmek...&lt;br /&gt;gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüş deniz&lt;br /&gt;kendine parlıyor&lt;br /&gt;en çok kendisi tad alıyor&lt;br /&gt;seyredenler farkında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş gümüşünü salıvermiş&lt;br /&gt;deniz güneşe sarılıvermiş&lt;br /&gt;seyirci, güneş, deniz, gümüş&lt;br /&gt;aradan bir de yunuslar çıkıvermiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüş denizde&lt;br /&gt;gümüş olmuş yunuslar&lt;br /&gt;gümüş zıplayan&lt;br /&gt;gümüş yaşayan &lt;br /&gt;gümüş yansıtan yunuslar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girsem mi&lt;br /&gt;gümüşe dalsam mı&lt;br /&gt;ben de gümüş olsam mı&lt;br /&gt;ya yunus olursam bir de...&lt;br /&gt;Keşke...olsam....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;4.10.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1171234025315475443?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1171234025315475443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/gm-deniz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1171234025315475443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1171234025315475443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/gm-deniz.html' title='GÜMÜŞ DENİZ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-605172339885601184</id><published>2007-10-01T20:24:00.000+03:00</published><updated>2007-10-01T20:26:18.606+03:00</updated><title type='text'>DÜNYA RAKI GÜNÜ</title><content type='html'>*Aralık ayının ikinci Cumartesi günü "Dünya Rakı Günü" olarak&lt;br /&gt;kutlanır...*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakıseverler birbirlerine hediye verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidip de başkalarına "Dünya Rakı Günü diye bir şey mi var?" diye sormayın, çok ayıplarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balığı bol, mevsimi soğuk, geceleri uzun ve harflerinden "rakı" yazılabilen yegane ay olan Aralık ayının ikinci Cumartesisi Dünya Rakı Günü olarak kutlanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kayda rastlanmamakla beraber Bekri Mustafa’nın da Aralık ayının ikinci Cumartesi gecesi doğduğu rivayet edilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özel gün ayni zamanda yılbaşının şenlikli bir provasıdır.Dünya Rakı Günü, Türkiye ve Dünya sathına yayılmış, tüm rakıseverler tarafından 2006'dan beri coşkuyla kutlanır :)Yıllar sonra tarihler böyle yazdığında, &lt;br /&gt;"Ben ilk günden beri kutluyorum" deme şansınız olsun :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"RAKININ da muhabbeti olur mu?" diyenler çıkabilir.O meyhanelerde gördüğünüz rakı masaları aslında muhabbet, sohbet masasıdır,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bektaşi der ki :&lt;br /&gt;Rakı ağızdan değil, kulaktan içilir.Biz ona içki değil, dem deriz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAKININ kitabını yazan Deniz Gürsoy, rakının nasıl içileceğini&lt;br /&gt;değil "Rakının nasıl içilmeyeceğini" yazmıştır. (Oğlak Yayıncılık) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturursun masaya, garson bir şişe rakı getirir, mezeleri sıralar,&lt;br /&gt;kadehini doldurur, içersin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAYIR, rakı öyle içilmez...&lt;br /&gt;Rakının nasıl içileceğini, ya da nasıl içilmeyeceğini bilelim.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı güneş batmadan içilmez. &lt;br /&gt;Rakı yalnız başına içilmez,duvara bakılarak içilmez,&lt;br /&gt;rakı keyif için içilir,dertlenmek için içilmez,&lt;br /&gt;rakı sohbet için içilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı, şakadan, nükteden, işletmeden anlamayan bayır turplarıyla içilmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı gürültüyle içilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı çabuk içilmez, içip masadan kalkılmaz.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Rakı sofrasında fazla yemek yenmez, mezelerle yetinilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı sofrasında sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da buz konur; &lt;br /&gt;bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAKININ ana mezeleri dışında, ekstra mezeleri de vardır, &lt;br /&gt;bir de "göz mezesi" vardır ki....tahmin ettiğiniz değil, bakın o nedir? : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal, her akşam sofrasını "kuş sütü eksik" kurdurur, ama çoğuna el bile sürmezmiş...&lt;br /&gt;Lakin sürsün, sürmesin hepsi hesaba yazıldığı için şef garson, &lt;br /&gt;şaire, şimdiki deyimle "kıyak yapmış", sofraya kırmızı turp koymamış...  Yahya Kemal gelmiş, oturmuş masaya söyle bakmış garsonu çağırmış:&lt;br /&gt;"Nerede kırmızı turp?"&lt;br /&gt;"Efendim dikkat ettim yemiyorsunuz da..." &lt;br /&gt;"Ben sofraya konan her şeyi yemek zorunda değilim, onların bazıları benim göz mezemdir!" demiş..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAKI için çok şey söylenir, yazılır, ama Necip Mirkelamoğlu'nun&lt;br /&gt;"Rakınamesi" de unutulur gibi değildir; &lt;br /&gt;"Nükte, cinas anlayan; &lt;br /&gt;  Ahengi bezme uyan;&lt;br /&gt;  İçip zırvalamayan;&lt;br /&gt;  İşte onadır rakı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da alıntı anlayacağınız üzere, ama okuması keyifli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sağlığa, sıhhate, şerefe....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-605172339885601184?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/605172339885601184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/dnya-raki-gn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/605172339885601184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/605172339885601184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/10/dnya-raki-gn.html' title='DÜNYA RAKI GÜNÜ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-2055821112475895274</id><published>2007-09-27T18:28:00.000+03:00</published><updated>2007-09-27T18:51:55.272+03:00</updated><title type='text'>VANİLYA GÖKYÜZÜ</title><content type='html'>Vanilya renkli bulutları bilir misiniz, Vanilla Sky filminde öğrenmiştim bu tabiri, ve hemen aklımda kalan bu özel renkli bulutlarla kaplı gökyüzü görüntüsü dimağımda buluşuvermişti bu isimle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulutlara bakarım ta küçüklüğümden beri, onlara isim mi koymadım, şekillere mi sokmadım, bana baktıklarını, benimle konuştuklarını, benimle birlikte hareket ettiklerini ya da benim önümden resmi geçit yaptıklarını mı düşünmedim, hepsini ama hepsini yaşadım. Gökyüzünü bulutlu severim, de, havayı bulutlu pek sevmem aslında..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçakla ilk bulutun içinden geçtiğimde ruhumda  beliren ürkek ve tedirgin coşkuyu belki bir gün tarif edebilirim, hala edemiyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kış gecesi Etiler'den eve dönerken arabayla içine girdiğimiz sis bulutunun asfaltın üzerinden tekerleklerin hareketiyle süprülüp nazlı nazlı arabanın iki yanına savruluşunu, arabanın ise adeta asfaltta değil de bulutun yumuşak karnında keyifle kaydığını yaşadığımda da bunu bir daha hiç unutmayacağımı hissetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vanilya renkli bulutlar ise, apayrı bir zülfü yare dokundular bende, vanilyanın koku ve tad alma merkezlerim üzerinde yaptığı yumuşak ve ama baştan çıkarıcı etki, bulutların bendeki neredeyse ilahi tesiriyle birleştiğinde ortaya benzersiz bir tamlama çıktı sanki....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda saat 18:37 ve gökyüzünde vanilya rengi bulutlar salınıyor ve ben onlara bakarken mutlu oluyorum, sadece mutlu oluyorum.... bu kadar basit....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vanilya özel, bulut etkileyici, Vanilya renkli bulutlar ise nevi şahsına münhasır, pek anlatılamıyor, başı yukarı kaldırıp gökyüzünde gözgöze gelmek lazım, o zaman bu yazının devamı duygularda ve algılamada herkesin kendi  lisanına göre belirecektir, ben bu kadarını ifade edebildim .... Komposto içer gibi, hem serin, hem ılık, hem meyva, hem çiğ değil, hem tatlı, hem değil, güzel yani, tanıdık bir güzel....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka fonda masmavi gökyüzü ve fon ışığı olarak da güneş.... Ne ilahi bir tablo, ne eşsiz bir kompozisyon, tabiatın bize sunduğu herbiri birbirinden özgün bu eserler varken o kadar zenginiz ki, sürekli değişen bir tablo şöleni, üstelik de yapacağımız tek şey etrafa ve yere ve sağa sola ve gökyüzüne bakmak.... sadece bakmak....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görebilenlerden olun, o zaman doyumsuz, hayatın kendisi de, bize gösterdikleri de, bizim için oluşturdukları da, ben doyamıyorum........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;27.9.07&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-2055821112475895274?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/2055821112475895274/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/vanilya-gkyz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2055821112475895274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2055821112475895274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/vanilya-gkyz.html' title='VANİLYA GÖKYÜZÜ'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6684181707124087912</id><published>2007-09-25T17:15:00.000+03:00</published><updated>2007-09-25T17:16:13.680+03:00</updated><title type='text'>RAKI ADABI</title><content type='html'>Sayın Arkadaşlar&lt;br /&gt;Sizin gibi Ehl-i keyf  bilir, ama eksik bilenler ile az bilenlere de ışık tutabilir !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab 1- Rakı Tanrısı dedi ki , hazırlık yap &lt;br /&gt;Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli...&lt;br /&gt;İçmeye başlamadan önce aperatif bir şeyler yenmelidir. Favori zeytinyağlılardır. Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller...&lt;br /&gt; Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada sosyetik hanımefendiler olsa dahi) olmaz... &lt;br /&gt;Rakı yalnız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir... &lt;br /&gt;Mezesiz rakı içilmez. Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için...&lt;br /&gt;Uğurlu yemeği her nevi ızgara balık (çupra, levrek, istrongilos) , uğurlu nağmeleri nihavend ve rast makamından sanat musikisi eserleri, uğurlu çalgıları da akordeon, keman ve ud olan rakının, uğurlu cl'si 70'dir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyağı süslemesi... Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini dengeler, damarlarınızı büzer anasonla dost olur, buna misal olarak da lahanası turşusu verilebilir. ..&lt;br /&gt;En büyük mezesi muhabbettir. .. Muhabbet konusu bi kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi, bu güneş niye hep doğudan doğuyo batıdan batıyor gibi yarı-felsefi konular da olabilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab 2 – Ve saki bardakları doldurur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usul, adap bilen en genç kişinin saki olması adettendir, büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz... Ev sahibi olsa bile... &lt;br /&gt;Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır... &lt;br /&gt;Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da (konmasa daha iyi olur ama) buz konur...&lt;br /&gt;Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakıya buz koymak yanlıştır. Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar. İdeal karışım bozulmuş olur. En uygunu rakıya soğuk su koymaktır... Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar...&lt;br /&gt;Şişe numarasının önemi yoktur. Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır, daha da içmek isteniyorsa, bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir... &lt;br /&gt;Rakı bardağı boş beklemez... Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz  bırakılır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab 3 – ilk yudum&lt;br /&gt;İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınır ki akciğerler de nasibini alsın... &lt;br /&gt;Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır... Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab 4 -  Şerefe,   &lt;br /&gt;Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz... &lt;br /&gt;Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur. Hadi bakalım hoşgeldiniz vs. falan diye...&lt;br /&gt;Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır... &lt;br /&gt;Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir. ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab 5 – Muhabbet, sofra adabı&lt;br /&gt;Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir...&lt;br /&gt;Yani hem anlatır hem dinler... Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem, karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum, evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen, insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz. Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir, bunu farkettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz, ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terk etmeyin... Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir; aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadı r ki yanlıştır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağıra çağıra, Böğüre öğüre konuşulmaz... Sakin olmak, efendi takılmak gerek...&lt;br /&gt;Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir.. . Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir hem de diğerlerine karşı saygılı olmak zorundadır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kendine gel, sonra meyhaneye &lt;br /&gt;Kalender ol da gir kalenderhaneye&lt;br /&gt;Bu yol kendini yenmişlerin yoludur&lt;br /&gt;Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab -6  Son&lt;br /&gt;Ağzım sulandı daha fazla yazamayacağım. ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: mail ile geldi, bilinmiyor :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerefe!!!!!!&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6684181707124087912?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6684181707124087912/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/raki-adabi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6684181707124087912'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6684181707124087912'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/raki-adabi.html' title='RAKI ADABI'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5978700604030917936</id><published>2007-09-23T03:31:00.000+03:00</published><updated>2007-09-23T05:48:10.406+03:00</updated><title type='text'>SAPERE AUDE'Yİ NEDEN SEÇTİM...</title><content type='html'>SAPERE AUDE - CESARET ET - DARE TO KNOW&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanma dönemi düşünürlerinden Immanuel Kant'ın kullandığı ve anlam kazandırdığı söz:&lt;br /&gt;"cesaret et!" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözün söyleniş amacı şu şekilde açıklanabilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant'a göre insanlar çocukluktan çıkmalıdır. Çocukluk ise, ona göre, herhangi bir eylemin gerçekleştirilmesinde ya da herhangi bir konu hakkında düşünülmesinde başkasının boyunduruğunda olmak, birilerine düşünsel anlamda itaat etmek halidir. İnsanlar akıllarını kullanabilirler ve içinde bulundukları durumun bilincine kavuşabilirlerse çocukluktan kurtulurlar. İşte bu noktada cesaret edilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında bu "deyiş" Kant'ın değil, Horatius'un sözü olup,  Horatius'un yedinci eseri olan &lt;strong&gt;Epistularum Liber Primus &lt;/strong&gt;(&lt;strong&gt;First Book of Letters&lt;/strong&gt;) da   "&lt;strong&gt;Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude  &lt;/strong&gt;"   ( &lt;strong&gt;başlamak bitirmenin yarısıdır, cesaret et!&lt;/strong&gt;) olarak geçmektedir. Kant'ın oradan almış olduğunu ve bu yolla, Alman Aydınlanması'nın önemli bir çevresini oluşturan "Doğrunun Dostları Topluluğu" nun bunu slogan olarak benimsemiş olduğunu öğrendim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklice düşün,gir bu yola seve seve! &lt;br /&gt;İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,&lt;br /&gt;yolunda bir ırmakla karşılaşıp da, &lt;br /&gt;akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer&lt;br /&gt;Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bunların ışığında, hele ki günümüz düşünsel anlayışının inanılmaz bir erozyon ve yetişemediğimiz bir süratle anlayamadığımız sahillere sürüklendiği ve fakat diğer yandan da toplumsal bir "iç aydınlanma, algılama" boyutuna eriştiğimizi düşündüğümde, artık arkaik ezberlerimizden biran evvel sıyrılıp kendimize ait, kendi ürettiğimiz ve içinde kendimizi yenilenmiş, tazelenmiş, aydınlanmış ve en önemlisi özgür hissetiğimiz "cesaret ettiğimiz kendi gerçeklerimizle" yaşamanın önemini benimsemiş olan ben bu deyişi de giyiniverdim. Evet aynen böyle, aniden, sevdim bunu ve üstüme de yakıştı sanki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından ben bu yeni ama eskiden beri adını bilmeden giymek için can attığım elbisenin içinde kendimi "iyi" hissediyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesaret ediyorum...!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5978700604030917936?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5978700604030917936/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/sapere-audeyi-neden-setim.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5978700604030917936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5978700604030917936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/sapere-audeyi-neden-setim.html' title='SAPERE AUDE&apos;Yİ NEDEN SEÇTİM...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-117029715030962268</id><published>2007-09-22T21:01:00.002+03:00</published><updated>2007-09-22T21:03:30.690+03:00</updated><title type='text'>ÖMRÜMÜZ VE ŞU AN..:)</title><content type='html'>DENEYİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;60'lık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası&lt;br /&gt;yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek&lt;br /&gt;istedigini söyler. Güzelce karnini doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının&lt;br /&gt;portresini çizerek masaya bırakır. Kalkarken adam gelir, resme bakar,&lt;br /&gt;beğenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Güzel ama&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;der lokantacı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir&lt;br /&gt;yiyorsunuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ressam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye karşılık verir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-117029715030962268?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/117029715030962268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/mrmz-ve-u.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/117029715030962268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/117029715030962268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/mrmz-ve-u.html' title='ÖMRÜMÜZ VE ŞU AN..:)'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5715007494917944906</id><published>2007-09-22T21:01:00.001+03:00</published><updated>2007-09-22T21:01:28.980+03:00</updated><title type='text'>BİR DE KAZ GÖNDERİRSEM....</title><content type='html'>PADİŞAH VE İHTİYAR&lt;br /&gt;Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil'i kıyafet gezmeye karar vermiş.&lt;br /&gt;Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı&lt;br /&gt;bir adam görmüşler.&lt;br /&gt;Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,&lt;br /&gt;ihtiyarı selamlamış.&lt;br /&gt;" Selamünaleyküm ey pir'i fani..."&lt;br /&gt;" Aleykümselam ey serdar'i cihan..." Padişah sormuş.&lt;br /&gt;" Altılarda ne yaptın ?"&lt;br /&gt;" Altıya alti katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene sormuş.&lt;br /&gt;" Geceleri kalkmadın mi ?"&lt;br /&gt;" Kalktık. Lakin, ellere yaradı." Padişah gülmüş.&lt;br /&gt;" Bir kaz göndersem yolar mısın ?"&lt;br /&gt;" Hem de ciyaklatmadan..."&lt;br /&gt;Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah&lt;br /&gt;başvezire dönmüş.&lt;br /&gt;" Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"&lt;br /&gt;" Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.&lt;br /&gt;" Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım." Korkuya&lt;br /&gt;kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere&lt;br /&gt;kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada calışıyor..&lt;br /&gt;" Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.&lt;br /&gt;" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.."&lt;br /&gt;Başvezir, yüz altın vermiş.&lt;br /&gt;" Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nasıl anladın&lt;br /&gt;padişah olduğunu?"&lt;br /&gt;" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."&lt;br /&gt;Vezir kafasını kaşımış.&lt;br /&gt;" Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek."&lt;br /&gt;Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.&lt;br /&gt;" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü&lt;br /&gt;çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış&lt;br /&gt;çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha sormuş...&lt;br /&gt;" Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha almış.&lt;br /&gt;" Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler,&lt;br /&gt;başkasına yaradılar, dedim." Vezir gene kafasını sallamış.&lt;br /&gt;" Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.&lt;br /&gt;" Onu da sen bul..."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5715007494917944906?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5715007494917944906/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bir-de-kaz-gnderirsem.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5715007494917944906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5715007494917944906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bir-de-kaz-gnderirsem.html' title='BİR DE KAZ GÖNDERİRSEM....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5043940783144771616</id><published>2007-09-22T20:54:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T21:09:59.213+03:00</updated><title type='text'>ŞEHİR EFSANESİ Mİ BİLMEM AMA OKUMASI GÜZEL</title><content type='html'>KÖPEK İLE TAVSAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köpeği ile yasayan bir genç İstanbul'da bir&lt;br /&gt;bahçe kati daire kiralar.&lt;br /&gt;Dairenin önünde bir teras vardır.&lt;br /&gt;Yan dairede de ev sahibi yaslı kadın ve oğlu&lt;br /&gt;oturmaktadır.&lt;br /&gt;İki dairenin teraslarından birbirine&lt;br /&gt;geçilebilmektedir.&lt;br /&gt;Kiracı genç taşınırken ev sahibinin oğlu&lt;br /&gt;kiracıya söyle der:&lt;br /&gt;"Köpeğinize ne olur dikkat edin, annemin&lt;br /&gt;tavşanına birşey yapmasın.&lt;br /&gt;Annem yaşlı, o hayvana da çok bağlandı,&lt;br /&gt;birşey olursa tavsana&lt;br /&gt;yaşayamaz.&lt;br /&gt;Tavşanın kafesi terasta duruyor, aman&lt;br /&gt;dikkat....". Kiracı da dikkat&lt;br /&gt;edeceğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman, köpek ve tavşanın&lt;br /&gt;birbirileri ile hicbir sorunu&lt;br /&gt;olmaz, beyaz tavsan da iyice büyür. Tavşan bazen&lt;br /&gt;kafesinde duruyor, bazen&lt;br /&gt;de terasta dolaşıyordur.&lt;br /&gt;Bir gece köpek ağzında birşey ile sahibinin&lt;br /&gt;yanına gelir. Sahibi bir de bakar ki&lt;br /&gt;köpeğin ağzındaki şey ev sahibinin beyaz&lt;br /&gt;tavşanı, ama ölü ve çamur içinde!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kiracı paniğe kapılır, ölü tavşanı alıp bir&lt;br /&gt;güzel yıkar, tüylerini saç kurutma makinesi&lt;br /&gt;ile kurutup kabartır ve usulca yan terasa&lt;br /&gt;süzülüp tavşanı kafesine bırakır.&lt;br /&gt;O gece, suç üzerine kalacak korkusu ile&lt;br /&gt;köpeği alıp annesine gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hafta sonra döndüğünde ev sahibin oğlunu&lt;br /&gt;görür. Genç kederlidir.&lt;br /&gt;Kiracı tedirgin tedirgin ne olduğunu sorar.&lt;br /&gt;Ev sahibinin oğlu cevap verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Siz yoktunuz tabi, bilmiyorsunuz... annem&lt;br /&gt;vefat etti...".&lt;br /&gt;Kiracı suçlulukla yutkunarak sorar: "Başınız&lt;br /&gt;sağ olsun, nasıl vefat etti anneniz?".&lt;br /&gt;Ev sahibinin oğlu cevap verir: "Tavşanı&lt;br /&gt;beslemeyi unutmuşuz,&lt;br /&gt;hayvancağız ölmüş.&lt;br /&gt;Annemle birlikte tavşanı bahçeye gömdük.&lt;br /&gt;Ertesi sabah annem tavşanı&lt;br /&gt;hortlamış, kafesinde görünce kalbi dayanmadı&lt;br /&gt;zavallının....."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5043940783144771616?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5043940783144771616/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/ehir-efsanesi-mi-bilmem-ama-okumasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5043940783144771616'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5043940783144771616'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/ehir-efsanesi-mi-bilmem-ama-okumasi.html' title='ŞEHİR EFSANESİ Mİ BİLMEM AMA OKUMASI GÜZEL'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3488106080903551500</id><published>2007-09-22T17:29:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T17:30:48.625+03:00</updated><title type='text'>EINSTEIN'DAN</title><content type='html'>THE WORLD AS I SEE IT&lt;br /&gt;An Essay by Albert Einstein &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"How strange is the lot of us mortals! Each of us is here for a brief sojourn; for what purpose he knows not, though he sometimes thinks he senses it. But without deeper reflection one knows from daily life that one exists for other people -- first of all for those upon whose smiles and well-being our own happiness is wholly dependent, and then for the many, unknown to us, to whose destinies we are bound by the ties of sympathy. A hundred times every day I remind myself that my inner and outer life are based on the labors of other men, living and dead, and that I must exert myself in order to give in the same measure as I have received and am still receiving... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I have never looked upon ease and happiness as ends in themselves -- this critical basis I call the ideal of a pigsty. The ideals that have lighted my way, and time after time have given me new courage to face life cheerfully, have been Kindness, Beauty, and Truth. Without the sense of kinship with men of like mind, without the occupation with the objective world, the eternally unattainable in the field of art and scientific endeavors, life would have seemed empty to me. The trite objects of human efforts -- possessions, outward success, luxury -- have always seemed to me contemptible. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"My passionate sense of social justice and social responsibility has always contrasted oddly with my pronounced lack of need for direct contact with other human beings and human communities. I am truly a 'lone traveler' and have never belonged to my country, my home, my friends, or even my immediate family, with my whole heart; in the face of all these ties, I have never lost a sense of distance and a need for solitude..." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"My political ideal is democracy. Let every man be respected as an individual and no man idolized. It is an irony of fate that I myself have been the recipient of excessive admiration and reverence from my fellow-beings, through no fault, and no merit, of my own. The cause of this may well be the desire, unattainable for many, to understand the few ideas to which I have with my feeble powers attained through ceaseless struggle. I am quite aware that for any organization to reach its goals, one man must do the thinking and directing and generally bear the responsibility. But the led must not be coerced, they must be able to choose their leader. In my opinion, an autocratic system of coercion soon degenerates; force attracts men of low morality... The really valuable thing in the pageant of human life seems to me not the political state, but the creative, sentient individual, the personality; it alone creates the noble and the sublime, while the herd as such remains dull in thought and dull in feeling. &lt;br /&gt;"This topic brings me to that worst outcrop of herd life, the military system, which I abhor... This plague-spot of civilization ought to be abolished with all possible speed. Heroism on command, senseless violence, and all the loathsome nonsense that goes by the name of patriotism -- how passionately I hate them! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"The most beautiful experience we can have is the mysterious. It is the fundamental emotion that stands at the cradle of true art and true science. Whoever does not know it and can no longer wonder, no longer marvel, is as good as dead, and his eyes are dimmed. It was the experience of mystery -- even if mixed with fear -- that engendered religion. A knowledge of the existence of something we cannot penetrate, our perceptions of the profoundest reason and the most radiant beauty, which only in their most primitive forms are accessible to our minds: it is this knowledge and this emotion that constitute true religiosity. In this sense, and only this sense, I am a deeply religious man... I am satisfied with the mystery of life's eternity and with a knowledge, a sense, of the marvelous structure of existence -- as well as the humble attempt to understand even a tiny portion of the Reason that manifests itself in nature."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3488106080903551500?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3488106080903551500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/einsteindan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3488106080903551500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3488106080903551500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/einsteindan.html' title='EINSTEIN&apos;DAN'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5708177271875312953</id><published>2007-09-22T17:11:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T17:12:43.262+03:00</updated><title type='text'>CESARET İSTER.... IT TAKES COURAGE</title><content type='html'>&lt;em&gt;It Takes Courage  &lt;br /&gt;Author Unknown&lt;/em&gt;      &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;It takes strength to be firm, &lt;br /&gt;It takes courage to be gentle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to conquer, &lt;br /&gt;It takes courage to surrender.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to be certain, &lt;br /&gt;It takes courage to have doubt. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to fit in, &lt;br /&gt;It takes courage to stand out.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to feel a friend's pain, &lt;br /&gt;It takes courage to feel your own pain. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to endure abuse,&lt;br /&gt;It takes courage to stop it. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to stand alone, &lt;br /&gt;It takes courage to lean on another.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to love, &lt;br /&gt;It takes courage to be loved. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It takes strength to survive, &lt;br /&gt;It takes courage to live.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5708177271875312953?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5708177271875312953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/cesaret-ister-it-takes-courage.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5708177271875312953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5708177271875312953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/cesaret-ister-it-takes-courage.html' title='CESARET İSTER.... IT TAKES COURAGE'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3163788683374021184</id><published>2007-09-22T15:45:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T16:04:52.196+03:00</updated><title type='text'>TOLUNOĞULLARI HANEDANI</title><content type='html'>Babamın soyadı Tolun idi... Benim de evlenene kadar buydu soyadım. Soyadı kanunu çıktığında dedem hayatta olmadığı için babaannem almış bu soyadını ve sebep olarak da Mısır kökenli dedemin "onlardan" olduğunu söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, ama eski Mısır, bu yüzden mi ilgimi çekmiştir hep yoksa ilgimi çekmesi kendimce bir statü arayışı mıydı bu söylemden etkilenerek giyinmeye çalıştığım, bunu irdelemeyeceğim, ama, birgün otururken aniden google'ladım soyadımızı ve bulduğum şey:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tolunoğulları&lt;br /&gt;Vikipedi, özgür ansiklopedi&lt;br /&gt;(Tolunğulları sayfasından yönlendirildi)&lt;br /&gt;Git ve: kullan, ara&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek adı: Dolunayoğullarıdır. Mısır'da kurulmuş ilk Türk- müslüman devletidir. Kurucuları, yöneticiler ve askerler Türk kökenli olmasına rağmen, halkı yerli halktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluş tarihi: 868. &lt;br /&gt;Kuruluş bölgesi: Mısır. &lt;br /&gt;Başkent:Fustat (Kahire) &lt;br /&gt;Kurucusu:Ahmet Bin Tolun. &lt;br /&gt;Yıkılışı:905 ( Abbasiler yıkmıştır) &lt;br /&gt;En güçlü dönemi kurucusu Ahmet bin Tolun dönemidir. Mısır Tolunoğullarıyla birlikte ilk kez bağımsız olarak yönetilmiştir. Ahmet bin Tolun ekonomi alanında yaptığı düzenlemeler ile Mısır tarihinde yer edinmiştir. Bu dönemde Filistin, Bingazi,Suriye, Antakya ve Mersin alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlu Humareveyh döneminde elden çıkan Suriye tekrar geri alınmıştır. Bu dönemde ekonomik kökenli ayaklanmalar çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;905'de Abbasiler tarafından yıkılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"http://tr.wikipedia.org/wiki/Toluno%C4%9Fullar%C4%B1"'dan alındı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E evet, heyecan vericiydi bunu öğrenmek ve devam ettim araştırmaya, hepsini buraya koymayacağım zira bende dahi var olan "akademik bilgileri okumaktan sıkılma" çemberine okuyacak olanları sokmak istemiyorum. Ben özetleyeyim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın Halife'sine Buhara'dan bir köle hediye edilmiş, Ahmed Bin Tolun bu kölenin oğlu imiş ve Halife'nin tavassutuyla özel eğitim almış, vakti geldiğinde de Mısır'a gönderilmiş. İşte tüm hikaye buradan başlıyor. Baba tarafımın kökünün bir yandan Mısır'dan geldiğini düşünürken birden işin içine Buhara da girdi, ve ben, "Anadolu mozaiği" nin muhteşemliğini toplumsal bir ezber olarak dile getiren ben, aniden kendimin de o mozaiğin içindeki farklı renkte taşlardan biri olduğumu anlamanın önce gurur, sonra afallama, sonra da keyif ve huzuru içinde yüzümde bir gülümseme, içimde bir burukluk, duruşumda zamanla gelişeceğini umduğum bir "Prenses" ümidi içinde buldum kendimi.....:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılı tarihi olmayan bir ulusa mensup olmanın bende yarattığı "gökten mi düştüm acaba ben" endişesini bir nebze de olsa gidermiş olmanın keyfini yaşıyorum ve daha araştırmaya devam edeceğim, bu bir "ilk adım" dı şimdilik, bebek adımı....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3163788683374021184?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3163788683374021184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/tolunoullari-hanedani.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3163788683374021184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3163788683374021184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/tolunoullari-hanedani.html' title='TOLUNOĞULLARI HANEDANI'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4935188704430595409</id><published>2007-09-22T14:19:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T14:21:53.287+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM VIII. BÖLÜM</title><content type='html'>Teyzemden bahsetmeye başlamışken içimden biraz da diğer teyzelerimden bahsetmek geldi. Efendim, Nazire’nin Hayri Bey’den Lütfiye’den başka bir kızı daha olmuş, anlaşılan Hayri Bey hasta yatağından en az iki kere “saçlarını okşamış” anneannemin. İkinci kızın adı da Muazzez. Sert bir isim, z harfinin irkilten tınısı Muazzez’in kimliğinde ayan beyan görülüyordu zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muazzez çok akıllı ve devrimci bir kadındı, güzelmiş, herkes öyle diyor, ben eski resimlerine baktığımda bile, belki de o “z” lerin etkisiyle, güzellik pek göremiyorum ama bu da zamana bağlı olarak değişen bir kavram. Neyse, Hayri Bey Muazzez 6 yaşındayken hayatı terkettiğinden anneannem onu “leyli mektebe” göndermiş. Leyli kelimesinin “yatılı” olduğunu bilmeme rağmen bana hep leylek çağrıştırdığından Muazzez teyzemin, “beni küçücük bir çocukken evden gönderdin anne” diyerek anneannemi ağlattığı zamanlarda bile, ben leylekten esinlenen hayalgücümün bana gösterdiği yüksek ve çok güzel manzaralı bir Okul düşler ve teyzemin bunu neden sevmemiş olduğunu anlayamazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muazzez öğretmen olmuş, Tabiiye ve Beden Öğretmeni. Tabiiye Bioloji demekmiş, Beden öğretmenliği nasıl eklenmiş onu hiçbir zaman anlayamadım. Atletik bir kadındı ama da kocaman bir kadındı, iriydi yani. İsmindeki z harflerinin sertliğine bir de haşmetli bedeni eklendiğinde sahiden de ürkütücü bir teyze idi benim için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki evlilik yapmış, ilkini ben hiç bilmiyorum ama ikinci kocası, Hulusi Bey çok sevdiğimiz bir insandı. O kadar severdik ve o da bizi, yani ablam abim ve beni o kadar çok severdi ki, ona “dayı” derdik, bu arada Muazzez teyze de, apaş ve entellektüel kimliğinin bir yansıması olarak, babamı kendine daha yakın hissettiğini söyleyerek bizlerin ona “teyze” yerine “hala” dememizi buyurmuş. Ortaya çıkan durumu, Nazire Hanım’ın ailesi olmamız hasebiyle hayretle karşılamamak lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teyzemize hala, eniştemize dayı diyen bir aileyiz biz. Annem anlatırdı, “halam, dayım”, annem, Nermin teyzem ve ben, ben pek küçükken daha, taksiye binmişiz ve o zamanlar Yeniköy’de olan Sipahi Ocağı Kulübü’ne gidiyoruz, oradan denize girerdik, taksi şöförü Hacıosman Bayırı’nın başında arabayı sağa çekip durdurmuş ve şöyle demiş anneme:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hanımefendi, ben arabayı kullanmaya daha fazla devam edemeyeceğim, konuşmalarınızı ister istemez dinliyorum, arkada oturan bey ve hanım belli ki evliler, yanlarındaki hanım (Nermin teyzemi kastediyor) diğer hanıma abla, Beyefendiye de enişte diyor, siz de öyle, ama kucağınızdaki çocuk size anne, arkadaki tek hanıma teyze, diğer hanımefendiye hala, beyefendiye de dayı diyor. Ben bu işin içinden çıkamadım, lütfen bana izah edebilir misiniz, dikkatim dağıldı, araba kullanamıyorum....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem İlkokul Öğretmeni idi, bu sebeple taksi şöförüne en pratik ve en anlaşılır izahatı yaptığından şüphem yok, taksi şöförünün ise bu tuhaf aileyi tüm tanıdıklarına anlatmış olduğundan hiç kuşkum yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem demişken, hem de annemin İlkokul Öğretmeni olması sebebiyle genel ifade duruşundan bahsetmişken, tam da bu noktada hafızamın derinliklerinden kendini aklıma, oradan da parmaklarımın ucundan sayfaya dökülmek üzere ileriye atmış olan şu anlatacağım olayı engelleyemediğim için, geliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1968 sonu ya da 1969 ilk çeyreği, Alman Lisesi’ne girmişim, 6 yaşımda evde okuma yazma öğrendiğim için İlkokula 7 yaşımda 2. sınıftan başlatılmıştım ve doğal olarak Hazırlık sınıfının en küçük talebesiydim. Babam Alman Lisesi’nin Türk Müdür’üydü, ben de Hazırlık A’da okuyan Müdür’ün kızı, sınıf arkadaşlarından en az bir yaş küçük Derya, bu küçük olma kaderimin ısrarla devam ettiği yıllardı, evde tekne kazıntısı, Okulda hem Müdürün kızı hem gene sınıfın en küçüğü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, Okula doğal olarak babamla gidip geliyorum, ve fakat o yıllarda Tünel tamiratta olduğu için biz babam arabasını almadığı zamanlarda Karaköy’e Tünel’den Yüksekkaldırım’ı yürüyerek ulaşıyoruz. Babam elimi tutuyor ve koca yokuşu iniyoruz birlikte. O gün, bir bakıyorum, sol tarafta iki bina yıkılmış ve sol paralel sokak gözüküyor, ama bir tuhaflık var, eğlenceli birşey var, ne mi, şu: o gözüken sokaktaki evlerin hepsinin üstünde aynı tabela asılı, üzerinde “Genelev” yazıyor, şaşırıyorum ve hemen babama dönüp, o yaşımın (aslında bugün bile biraz öyleyim itiraf etmeliyim) olmazsa olmazı “sabırsızlık kurbanı bağıran sesimle”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aaa, baba bak soldaki sokaktaki apartmanların hepsinin isimleri aynı, nasıl oluyor buuuu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diyorum. Babam hiçbir anlam veremediğim sessiz bir asabiyetle elimi sıkıyor ve hızlanıyoruz, sürüklüyor beni birşeyden kaçarcasına. Yüzüne bakıyorum hafif eğilip, sinirlenmiş gibi bir hali yok ama hala çekiştiriyor beni ve elimi hala çok sıkı tutuyor. Çok da önemsemiyorum, ilgim hemen başka şeylere kayıyor ve unutuveriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemekten sonra, annem benden sofrayı toplamaya yardım etmemi istiyor, çok gururlanıyorum bana “büyük” muamelesi yapıldığı için ve keyifle tabakları tepsiye toplamaya başlıyorum özenle, mutfağa gittiğimde annem elimden tepsiyi alıyor ve tezgaha koyduktan sonra, kapağındaki dökme harflerden okumayı öğrendiğim “Prestcold” marka buzdolabımızın önünde bana bir izahat yapıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Deryacığım, bugün babana bir soru sormuşsun, yan sokaktaki apartmanlarla ilgili öyle mi?&lt;br /&gt;- Hıı, ay evet, anneee biliyor musun, o sokaktaki apartmanların hepsinin adı aynıydı, “Genelev” yazıyordu, babama sordum ama cevap vermedi...&lt;br /&gt;- İşte onu diyorum, bak kızım ben şimdi sana anlatıyorum , o soruyu bir daha sorma, , onlar ev değil, onlar bir çeşit Oteldir, ama o Otellere sadece erkekler gider ve ama o Otellerde çalışanlar da sadece kadınlardır. Anladın mı canım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, gerek annemin sesinin anneannemle Leman Ablanın konuştukları zamanki gibi kısılmasının bu kez, daha da önemlisi ilk kez benimle uygulanıyor olmasının verdiği haklı gururla, gerekse de annemin anlatmaya çalıştığı “ayıp” şeyi bir seferde anlamış olmanın keyfiyle, içimden böbürlenerek ama anneme karşı da kendimce “olgunluk” göstermek amaçlı ciddi bir yetişkin edasıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Anladım annecim, çok iyi anladım, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyorum aynı kısık sesle. Annemle böylece hem anneannem-Leman Abla ilişkisine en azından ses volümü anlamında bir giriş yapmış oluyoruz, hem de annem babam, abim ve ablamla , yani ben hariç evin tüm diğer bireyleriyle yapmakta olduğu “mutfak konuşmaları” ritüeline beni de dahil etmiş oluyor, ve tüm bunların neticesinde ben hem “ayrıcalıklı bir bilgi” edinmiş olmanın hem de yukardaki formata dahil edilmiş olmanın etkisiyle aile içindeki “tekne kazıntısı” tarifiyle üzerime biçilmiş olan “küçük Derya” elbisesini soyunarak daha doyurucu bir kimliği giyinme hazırlığına geçmiş olmanın unutulmaz gururunu yaşıyordum, annesinin ayakkabılarını giyip zorla yürüyen kız çocuklarının paytak ve beceriksiz yürüyüşünden sanki kendi ayağıma göre yapılmış topuklu pabuçlarla güven ve dengeyle yürüyen bir küçük kadın gibi. Bunun bir yansıması olarak da, sofrayı o kadar çabuk ve beceriyle topluyordum ki, ilerleyen yıllarda bu sevimsiz işten kendimi soyutlayabilmek için “midem bulandı benim çook” bahanesinin tohumlarının zihnime serpildiğini farketmiyordum bile.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4935188704430595409?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4935188704430595409/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-viii-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4935188704430595409'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4935188704430595409'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-viii-blm.html' title='UYANANLARIM VIII. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6148369704835277064</id><published>2007-09-22T14:18:00.001+03:00</published><updated>2007-09-22T14:18:59.069+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM VII. BÖLÜM</title><content type='html'>Bayram ve tatillerde anneannemde olurdum hep. Kendi evimizdeki “evin en küçüğü” kimliğimden, anneannemin evindeki “prenses” kimliğime keyifle atlardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeye bakan küçük odanın store’ları bayramlarda kapanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sakın açma, divan örtülerinin rengini solduruyor güneş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derdi anneannem. Oysa ben çoktan keşfetmiştim birkaç gün evvel bahçeye getirilen koyunun mahalle kasabı tarafından kesildiğini, benim de bunu görmemi istemediklerini. Bu sebeptendir ki, bana gerçeği söylemediklerinden yani, onlara inat o vahşeti, dualar ve okşamalar ardından başlayan ve koyunun yan yatmış, gözleri bir bezle bağlanmış bedeninin gırtlağına vurulan bıçak darbesi ve oradan toprağa akan kanlardan sonra birkaç titreyişi takiben hareketsiz kalışıyla son bulan kanlı ritüeli seyredip hem korkar, hem ağlar, koyunun bacaklarının titremesi bittiğinde ise acısının sona erdiğine sevinerek kendimi avuturdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannemin, koyunun bahçede kaldığı o birkaç gün içinde onu sevip elleriyle beslediği ve bunları yaparken de hep anlam veremediğim bir acıma duruşuna tezat teşkil eden kesilme sırasındaki sabırsızlığı ve sonrasındaki keyifli telaşını ise kalbimdeki “anlaşılmazlar” arasına koyup hiç sorgulamazdım. Anlayamayacaktım çünki! Aslında kendimi de anlamıyor olmanın bir yansımasıydı bu belki de, zira o dehşet sahnesinin ardından sofraya gelen bol kekikli kavurmayı hiçbirşey olmamışçasına keyifle yerken kendimden de saklanırdım. Belki de bu yüzden geceleri tehlikeli balkona çıkıp danaları kovalayan bostancı fantazisiyle kendimi korkutarak cezalandırıyordum, kimbilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük odada, soldaki divanın dayandığı duvarda anneannemin duvar saati asılıydı, anahtarla kurulan bir duvar saati. Divanın üstüne çıkıp öyle yetişebiliyordu annennem saate. Cümle kapısının koskocaman anahtarının küçük bir kopyası olan saat anahtarını porselen kadranın tam ortasındaki yuvaya sokarak sağa doğru tıkır tıkır çevirmek gerekiyordu kurmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense, bu saatin zamanı doğru, hatta dakik göstermesi anneannem için bir gurur meselesiydi. Hemen divanın yanında duran etajerin üstündeki Grundig marka radyodan ana ajans takib edilir, ajansın saat başlarında verildiği ölçü alınarak duvar saatinin dakikliği test edilirdi sürekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nermin, bu saat gene bugün 2 dakika geri kaldı, kızım şu saatçiye söyle, gelsin baksın, olmaz ama bu kadar, aaaaaa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nermin teyzem, zarif, şık, soylu görünümlü bir kadındı, hiç evlenmedi o. Anneannemle birlikte yaşadılar, Nazire’nin en küçük kızı zaman içinde annesiyle yer değiştirerek anneannemi evin küçük ve kaprisli kızı olmaya terfi ettirdi bilmeden, bilseydi gene yapar mıydı, emin değilim. O eğlenceli, şefkat dolu, toleranslı Nazire, Nermin teyzeme o kadar sudan sebeplerden kaprisler yapardı ki, teyzem belki de şaşkınlıktan refleks cevaplar verir, annesinin anlamsız ve biraz da acımasız taleplerini sorgusuz sualsiz, hani ha gayret zevk alarak yerine getirirdi sonsuz bir hoşgörüyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nermin teyzem hayatını yaşamadı hiç, hep başkalarının hayatını yaşadı, bunu kendisi mi seçmişti, ona dikte mi ettirilmişti, neden itiraz etmemişti, bunları bilmek mümkün değil, ama neticede kendi hayatını yaşayamayan Nermin teyzem, genç yaşında kendisini de terketti  zaten, Alzheimer denen barınağa göç etti ve bilmediği bir kişi olarak da hayatı terketti. Nermin yumuşak, hoşgörülü demekmiş, isim anlamı bakımından, anneannem gene nazire yapmış, ama sonucunun böyle olacağını bilseydi yapmazdı demek geliyor içimden. Kızının ismini böylesine, kendinden, kendisine sunulan hayattan dahi vazgeçecek ölçüde acımasız neticeler ve beyhude bir hayat yaratacak bir özveriyle yaşayacağını bilseydi, başka bir nazire yapardı, evet evet, bilemedi, ölçü kaçtı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6148369704835277064?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6148369704835277064/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-vii-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6148369704835277064'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6148369704835277064'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-vii-blm.html' title='UYANANLARIM VII. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8054187914908174767</id><published>2007-09-22T14:17:00.001+03:00</published><updated>2007-09-22T14:17:54.562+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM VI. BÖLÜM</title><content type='html'>Komşuları kısaca tanıdıktan sonra anneannemin koskocaman anahtarla açılan koskocaman cümle kapılı koskocaman evinin içine girelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının eşiğinden sağ ayakla giriyoruz ve hemen kapının arkasında , sağda duran ayakkabılığın alt rafındaki terliğimizi giyip, ayakkabılarımızı da üst rafa koyuyoruz, eğer altları temizse elbette. Altları temiz değilse, ayakkabı altlarını temizlemek üzere tahsis edilmiş muhtemelen kenarı oyalı bir bezle altları silindikten sonra yerleştiriliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terlik soyunmaktır&lt;br /&gt;Sokağın tehlikelerinden&lt;br /&gt;Hem giyinmektir&lt;br /&gt;Evin huzur ve konforunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terlik eve gelmektir&lt;br /&gt;Terlik durağa varmak&lt;br /&gt;Varmakla kalmayıp&lt;br /&gt;Beklenen otobüsün hemen gelmesi&lt;br /&gt;Biran evvel binilip&lt;br /&gt;Üstelik de biletçinin karşısında yer bulmaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev annemiz&lt;br /&gt;Otobüs hayatımız&lt;br /&gt;Biletçi babamız&lt;br /&gt;Terlik duygularımız&lt;br /&gt;İçinde biz....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayakkabılığın hizasından bir merdiven mutfağın ve hamamın sağda, bahçe kapısının ise karşıda olduğu sahanlığa iner, koskocaman evin koskocaman demir anahtarlı cümle kapısının tam karşısından ise evin giriş katına “çıkan” merdivenler,ne komik, girişe çıkan merdiven, oysa kapıya inen merdiven de olabilirdi, ama burada ana hedef eve girmek demek ki, ne sıcak, ne şefkatli... eğlenceli de aynı zamanda, o merdivenlerden evden çıkmak üzere indiğimde hep özel izinle kuralları çiğneme ayrıcalığına sahip özel birisi gibi hissederdim kendimi, eğlendiriyordu o ev beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu merdivenlerin çıktığı sofa ortada, sağda önce tuvalet, yanında bahçeye bakan küçük oda, karşıda da iki merdiven, biri aşağıya mutfak sahanlığına inen, diğeri ise üst katlara çıkan. Damdaki Kemancı’da Tevye’nin hayal ederek Tanrı’dan zenginlik simgesi olarak istediği üç merdivenli ev şarkısı, hani şu biri aşağıya inen, biri yukarıya çıkan, diğeri ise hiçbiryere gitmeyen, sadece gösteriş için olan üç merdiven, bana hep anneannemin evini hatırlatır. Küçük yaşlarımda ablam beni Atatürk Kültür Merkezi yanmadan evvel gösterime giren Damdaki Kemancı müzikaline götürdüğünde Tevye bu şarkıyı söylerken aynı anda anneannemin evini düşünüp”o evde hiç üç merdiven yanyana yoktu, acaba sandığım kadar görkemli bir ev değil miydi” diye bir tereddüt yaşadığımı hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü bilgi ve duygularımla oysa, diyebiliyorum ki, “gösteriş” olarak elit sınıfına etiketlediğimiz nice artık kaybolmuş, silinmiş detayların arasında mütevazi ama hayali bile hala gülümseten gerçek anılar duygularımızı ve egomuzu esas parlatanlar. Kaybolan, yiten gösterişler ise ucuz varaklardan yapılmış geçici pırıltılar, varak dökülür ve altında çaresizce saklanmaya çalışan sıradanlık kendini saklayamaz hale geldiğinde belleğin “hatırlanmayasılar, unutulasılar” çekmecesinde büzülüp kalırlar. Bu kadar uzun tarif ise vaktiyle uğraşa didine giyinme cesareti gösterdikleri o ağır “gösteriş/caka” kostümünün hatırına  sarfedilmektedir tarafımdan. Emeğe saygı adına yani!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeye bakan küçük odada soba yanardı, kocaman kapısı bu yüzden hep kapalı tutulmalıydı, borusu tütmemeliydi küçük odadaki sobanın, ateşi geçmemeliydi, ama ateşi de sönmeden uyunmamalıydı, ya uykumuzda soba borusu tüter de bizi uyanılmayacak uykuya götütüverirseydi Allah muhafaza. Küçük odanın küçüklüğüne zıt orantılı büyük ve sayıca fazla kuralları vardı ve hepsine de harfiyen uyulurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük oda üç tarafı pencereli, giyotin çerçeveli, çerçevelerin üstünde anneannemin sabun kuruttuğu bir oda idi. Karşılıklı sağ ve solda birer divan vardı. Sağdaki divandan Leman ablanın evi, soldaki divandan ise Sabire Hanım’ın bahçesi gözükürdü, karşıdaki pencerelerden de aşağıdaki bana kucağını açan bahçemiz ve karşıda da Mühübaanım’ın bostanı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8054187914908174767?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8054187914908174767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-vi-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8054187914908174767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8054187914908174767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-vi-blm.html' title='UYANANLARIM VI. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8294937363539362271</id><published>2007-09-22T14:15:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T14:16:18.256+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM V. BÖLÜM</title><content type='html'>Bahçenin sol köşesinde, bahçeye açılan kapı ile tam karşısındaki, gövdesine fulbahri dolanmış leylak ağacının arasında, bir tahtaperde vardı. Tahtadan perde mi olurmuş sorusunu, cevabını bulamayacağımı anladığım, o tahtaperdenin raylara oturmadığını, sağa sola çekiştirilemediğini keşfettikten sonra belleğimin cevapsızlar bölümüne koyarak “kabulleniş” tecrübeme bir yenisini daha eklemiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tahtaperdenin de sol kenarında bir kapı vardı, kapı bizim bahçeden açılıp kapanıyordu, yani anneannem istediğinde açılıyor, istemediğinde ise kapanıyordu, bu bana hep aslında yandaki evin de anneannemin kontrolunda olduğu gibi bir his verirdi ve bu sebeple yan komşuların nezaketle tolere ettikleri bu davranışı kendi kendime ancak böyle izah edebilirdim. Sonraları bu kapının açma-kapama mekanizması çift taraflı olarak değiştirildi ama ne onlar kapattılar, ne de anneannem, kapı çift tarafında kullanılmayan kulp ve kilitleri olan komik ve işlevsiz bir dekor olarak yer almaya devam etti tahtaperdede. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o tahtaperdenin arkasında, bizim eve bitişik Sabire Hanım’ın evi vardı. Sabire Hanım Denizli’liydi ama İstanbul Karagümrük semtinin Keçeciler mahallesinde iki büyük kızı Nezahat ve Vesile evli, isimleri Ayten, Zehra ve Tahir olan üç bekar çocuğuyla anneannemin komşusu olan Sabire Hanım bütün ruhuyla Denizli’de kalmıştı aslında. En çok da konuşması.. Bana göre çok eğlenceliydi kelimeleri telaffuz edişi ve konuşma melodisi. Evet, aynen böyleydi, “eğlenceli”! Çocuk olmanın büyülü bilgeliğinin bir diğer ürünü bu işte. Yetişkin olunduğunda belki de “alay” ya da “küçümseme” olarak algılanabileceği kuşkusuyla farklı konuşan/davranan kişiler karşısında içimizden kahkahalar atarken en ciddi ve anlayışlı tavrımızı takınmak mecburiyetimize patetik bir tezat teşkil eder çocukların “eğlenceli” bulma ve bunu özgürce gülerek, o insanı keyifle dinleyerek, o insan geldiğinde sevinçle karşılayarak verdikleri tepki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne oluyor da kendi kaybettiklerimizi özlerken bir yandan, diğer yandan büyük bir özen ve inatla kendi çocuklarımızın da bu büyülü bilgeliği kaybetmeleri pahasına onları “eğitmek” adı altında doğallıklarını yapay sosyal kalıpların içine hapsedebiliyoruz. Hiç mi dönüp bakmıyoruz kendimize, özlediğimiz duyguların çocuklarımızda aynı saflık ve doğallıkla varolduğunun hiç mi farkına varamıyoruz. Belli ki evet, maalesef evet, hiç göremiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabire Hanım’ın da evi üç katlıydı ; anneannemin evi gibi. Onların en üst katı ama terastı, ya da balkondu, üstü açıktı yani. Oysa bizim evin en üst katı çatı idi, tavanı üçgen ve alçak hafif, içinde birkaç eşya, önünde ise tahta korkuluğu oymalı “tehlikeli balkon” vardı. Anneanneme göre balkon çoktan çürümüştü ve Allah korusun oraya birisi bastığında çökecekti. Öyle cezbederdi ki bu beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bostan sahibesi Mühübaanım’ın bostancısını, lahanaları yiyen danaları sopasıyla kovalamasını seyredebilmek için tehlikeli balkona çıkıp beklediğimi hayal ederek, kendimi en çılgın korku fantazimin içine atardım geceleri teyzemin koynunda, pilavı yapılamayacağına karar verdiğim “pirinç karyolada” yatarken. Teyzemin sıcaklığı ve pirinç karyolanın güvenli rahatlığının kucağında gizlenmişken bu kendi eserim olan korku filmini seyretmeyi adet haline getirmiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çocuk halimdeyken bile kendi yarattığım korkuyla alay edebilen ben, ne oldu da bunca yaşayıp tecrübelendikten, kendi gücümün yaşayarak farkına varabildikten sonra, bu yaşımda kendi yarattığımın bile farkına varamadığım korkularımın arasında titrer buluyorum kendimi. Büyümek denen şey aslında bilinen, daha doğrusu hatırlanan ilahi gerçeklerin hafızadan silinmesine verilen isim mi? Bilge doğuyor ve büyüdükçe aklımıza hükmedecek kalıcılıkta dimağımıza, ruhumuza zorla yerleştirilen kalıp kandırmacalar yüzünden bu bilgelik ipuçlarını teker teker kaybediyor, günün koşullarına göre birilerinin karar verip değişmez kurallaştırdığı “sözde doğrular”ın yapay kucağında, bildiklerini hatırlaması engellenmiş “eski bilgeler” olarak devam mı ediyoruz hayatımıza? Buna devam etmek denirse! Aslında kişisel gelişim olarak geri gitmekteyken istemediğimiz ya da kontrol edemediğimiz bir istikamete sürüklüyor muyuz hayatı. Sonra bir gün, hani şu hep dillerde dolaşan “içimizdeki çocuk”, bana göre ise unutturulmaya ve saklanmaya zorlanan bilgelik ortaya çıkıyor. O zaman da evrenselleştik, geliştik, mükemmelleştik gibi kandırıkçı ezberlerle mi ifade ederek aynı aymazlığı devam ettiriyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlandıkça çocuklaşmaktan bahsedilir ya hep, peki bu iki eşsiz “bilgelik” yani çocukluk ve yaşlılık arasına sıkıştırdığımız ya da yaydığımız “ömrümüz” neden bambaşka bilgilerle geçirilmesi gereken bir zaman? Başlanılan noktadaki algılama ve formata geri dönülüyor madem hayatın son devresinde, arada yaşananların rolünü nasıl tanımlayacağız? Cevabı olmayan bir soru daha...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8294937363539362271?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8294937363539362271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-v-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8294937363539362271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8294937363539362271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-v-blm.html' title='UYANANLARIM V. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6087729173892830684</id><published>2007-09-22T14:14:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T14:15:18.574+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM IV. BÖLÜM</title><content type='html'>Bahçenin sağ köşesinde Leman Abla’ların evi vardı. Leman ablayı anneannem çok severdi, bu yüzden komşuluktan, özel sevgi bağı sebebiyle, adeta ailenin bir parçası olmaya terfi etmiş Leman ablanın evinin arka küçük avlusu bir merdivenle anneannemin bahçesine bağlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leman abla sarışın, bembeyaz tenli, çakır gözlü, ufak tefek ama kıpır kıpır bir kadındı. Aslında koca kadındı ama annem ve teyzem ona “Leman abla” dedikleri için ben de ona abla diyordum çocukluğun vazgeçilmez ezberine uyarak. Bu “anne-baba”yı kayıtsız şartsız taklid etme bilgisi hafızama nasıl yerleşip yapı taşlarımdan birisi olmuşsa, ilerleyen yıllarda büyük oğlum Ömer henüz iki yaşında iken küçük oğlum Emir doğduğunda onu minnacık bir “abi” yapmış olmam cürmü ile beni kibarca suçlayan aile büyükleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aman, Ömer’in yanında bebeği fazla sevme, hatta şikayet falan et, çocuk sarsılmasın, kıskanmasın, üzülmesin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buyurduklarında,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Siz ne kadar yanlış modeller çiziyorsunuz, elbette bebeği seveceğim, hem de özellikle Ömer’in yanında sesli seveceğim. Hayır, sizlerle inatlaşmıyorum, demek istediğim, bu çocukların modelleriyiz biz, benden gördüğünü önce “taklid sonra da tavır” edinecek ve kardeşini sevmeyi de benden ve babasından ve, ikna olursanız eğer, sizlerden öğrenecek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dediğimde burun kıvırıp hatta biraz da “ukalalıkla” itham etmişlerdi beni sessizce. Ben ise, bu fikir ayrılığından birkaç hafta sonra, mutfakta bir işle meşgul iken Ömer’in hemen mutfağın yanında olan bebeğin odasından gelen şu sözleriyle haklılığımın gururunu yaşamıştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aman da uyumuş da güllere mi boyanmış, şeftali miymiş, canı mıymış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer, Emir’in karyolasının kenarına tırmanmış, ve henüz uyanmış ve onu gülen gözler ve kıpır kıpır oynayan kollar ve bacaklarla izleyen kardeşini hatırlayabildiği “benim cümlelerimle” seviyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden nereye atladım, evet, annemi birebir taklid ederek annemin bile abla dediği anneannemin komşudan “aileden biri” olmaya terfi ettirdiği “Leman abla”yı çok severdim. Bahçenin beni sarmalayan güvenli özgürlüğünde çok tanıdık ve sevgili bir  köşetaşıydı Leman abla. Çakır gözlüydü demiştim ya, bu çakır göz tuhaf birşey, içinde yakamozlar var, hele ki Leman abla gülüyorsa, mutlaka gözlerinden yaşlar gelirdi, gözyaşlarıyla yıkanan o çakır irisler ise yaşlarla beliren kırmızı damarlarla renklenen gözlerin ortasında denizin içinde bizi şaşkınlığa düşürecek canlılıkta parlayan çakıltaşları gibi sürpriz renklerle yanıp sönerdi. Kendi gözlerimin çakır olmadığını öğrenmeme rağmen, bir ümit, gülerken ağlayamayan ben, ağlarken aynanın karşısına geçip kendi gözlerimde o pırıltıları bulmayı ümid ettim uzunca bir süre. Parlamadı o çakıl taşları benim gözlerimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leman ablanın üç çocuğu vardı, kızı Güner, oğulları Cemalettin ve Fehmi. Bu üç çocuğun babası ve Leman ablanın kocası da Asım Efendi. Nedense “abla” denilen Leman’ın kocası Arnavut Asım, ne Asım Bey, ne Asım abi olabilmişti. Bunun arkasındaki hikayenin ne olduğunu hala daha tam bilmemekle birlikte hafızamdaki silik bir hatıra ve onun cılız cızırtılı sesi şöyle bir kayıt sunuyor bana sanki. Asım efendi aksi bir insan, huysuz, Leman abla anneanneme kısık sesle birşeyler anlatıyor, çocukların yanında bazı şeyler konuşulmaz ya, çocuk duymasın diye konuşmanın ses düğmesi  birden kısılır ya, ve işte tam da bu sebepten çocuklar seslerin alışılmış frekanstan aşağı inmesine hemen dikkat kesilirler, o ana kadar takip bile etmedikleri, sadece tanıdık bir gürültü olarak çevrelerine sarmaladıkları konuşmayı bu volüm değişikliği sebebiyle “dinlemeye” başlarlar ya. En azından ben böyle yapmış olmalıyım ki, Leman ablanın küçük harflerle anlattıklarını dinlemişim demekki, bunlar onu üzmüş şeylerdi ve üzen de kocasıydı. Bugün düşündüğümde ise, Leman ablayı üzüyor olması sebebiyle Asım,  “Bey” liğe ya da “Abi” liğe layık görülmüyor, ama belki Leman ablaya daha yumuşak davranmasına duygu vesilesi olur düşüncesiyle, ters empatiyle belki, “Efendi” sıfatı biçiliyordu üstüne. Demiştim ya, anneannemin adı Nazire idi, hayatı da “nazire” yaparak yaşadı, tam da annesinin ona uygun gördüğü ölçü ve formatta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leman abla bana tavuk kümesini hatırlatır, kümesteki horozu, kümesten yumurta toplamayı, bir de hindi kabartmayı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kabaraaaamazsın kel Fatmaaaaa, anneeeen güüzel sen çirkiiiiin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiden de hindinin karşısına geçip bunu söylediğimde, daha ilk seferinde bile, kabarmıştı hindi. İlk denememde başarılı olmuştum, tek hareketle neticeye varmıştım, müthiş bir kadındı bu Leman abla, güldüğünde gözlerinden yaşlar gelen, gözlerinin içinde yakamozlar parlayan, aksi ve huysuz Asım efendi’nin karısı, anneannemin arkadaşı, annem teyzem ve benim Leman ablamız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6087729173892830684?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6087729173892830684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-iv-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6087729173892830684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6087729173892830684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-iv-blm.html' title='UYANANLARIM IV. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3191842329805149993</id><published>2007-09-22T14:13:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T14:14:11.134+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM III. BÖLÜM</title><content type='html'>Anneanneme dönüyor tekrar dimağım. Anneannemin adı Nazire idi, ama nüfusunda “Ayşe Sıdıka” yazıyordu, bu muamma hiçbir zaman çözülmedi. Kendi ifadesine göre doğduğunda annesi “adı Nazire olsun” demiş, anneannemin annesi naiv ve hasta bir kadınmış genç yaşına rağmen, kimbilir, belki de kızını, bebeğine erken veda edeceğini hissederek kendi yansıması olarak, “nazire” olarak birakmak istedi hayata, nazire yaptı kızına bu ismi koyarak kadere, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey hayat, sen beni erken gönderiyorsun ya, al sana bir tane daha benden, üstelik adı da Nazire, anlayana...... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dedi belki... Hayatı erken terkedişinin şuursuz bilinci içinde bu ayrılığı kendince bu isimle mi protesto etti ve hayata meydan okudu, bilinmez, ama nedense büyükleri küçük Nazire’nin adını kayda “Ayşe Sıdıka” olarak geçirmişler. Onlar bu konuşulmayan kader ayrılığını farklı isimle değiştirebileceklerini sandılar belki, ama anne “Nazire” sini ve hayatı pek erken terkettikten sonra bu çaresiz kabullenişi, bebeği Nazire olarak çağırarak dile getirmişler besbelli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannemi teyzesi büyütmüş, Nazire diye çağırmış, herkes de öyle bilirdi zaten. Nüfus kayıtlarına bile “nazire” yaptı anneannem hayatı boyunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok doğal bir komedyendi anneannem. İnsanların isimlerinden etkilenip buna göre bir kişilik ve yaşam haritası/felsefesi geliştirdiklerine her gün biraz daha inanır oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 yaşındayken  Hayri Bey’le evlendirmişler Nazire’yi. Hayri Bey anneannemden yaşça çok büyükmüş ve iki de çocuğu varmış, dulmuş Hayri Bey ve hastaymış da zaten. Çocukluğumun geçtiği o koskocaman anahtarlı koskocaman evi Hayri Bey yaptırmış. Hasta olduğu için hep yatarmış, anneannem de onun hemen yanıbaşında yer yatağı yapar orada uyurmuş nedense? Anlatırdı anneannem, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Nazire Hanım, siz bana pek güzel bakıyorsunuz, Allah sizden razı &lt;br /&gt;    olsun” der, eğilip saçlarımı, yüzümü okşayarak teşekkür ederdi &lt;br /&gt;   bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz 13 yaşında olan Nazire, evlendiğinin hemen ertesinde sokakta diğer yaşıtlarıyla ip atlamaya devam ederken, kendisine “uygun bir dille” artık evli bir kadın olduğu ve sokakta oynayamayacağı söylendiğinde, ismini hakkını vererek taşıyan ve yaşayan Nazire buna da “nazire” yaparaktan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- o zamanlar zaten Lütfiye’ye (en büyük teyzem)  gebeymişim, iyi ki ip atlamaya devam etmemişim, Allah muhafaza düşüverecekmişim Lütfiye’mi” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diyerek hem hayata 13 yaşında “kadın” edilmenin nispetini yapıyor, hem de Hayri Bey’in teşekkür okşamalarının hangi sınırlara kadar gidebildiğini de “hınzır” bir şekilde anlatmış oluyordu bizlere, ömür kadındı! Küçücük dünyasında öyle büyük bir hayat yaşıyordu ki, büyük hayatlarda küçücük kalmış birsürü insana inat. Kısıtlı gelişimini öyle güzel hazmetmiş ve öyle zengin yansıtır hale gelmişti ki, hayatla gerçekten de annesinin ona verdiği isim gibi tatlı bir nisbet, nazire boyutunda dokunuyorlardı birbirlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazire 13 yaşını sürerken anne olmuş, Lütfiye’yi doğurmuş. Anlatırdı bize, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Lütfiye’yi emzirdikten sonra bahçeye çıkardık, elma ağacının altına kalın bir keçe, keçenin üstüne de bir battaniye serer, kundaktaki bebeği oraya yatırırdım, ben de ağaca tırmanıp elma toplardım, süt olurmuş, öyle demişlerdi (yalan vallahi, onun canı oyun oynamak, ağaçlara tırmanmak istiyormuş besbelli), ben ağacın dallarından elmaları kopardıkça dallar ve yapraklar sallanır, Lütfiye de gözlerini kırpıştırırdı, pek eğlenirdik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen zamanlarda, Nazire kendisine bahçede bir salıncak yapacak, artık palazlanmış Lütfiye’yi de kucağına oturtup salıncakta “kolon vurarak” sallanacak, Nazire her “kolon vurduğunda” Lütfiye çığlıklarla karışık korku heyecanıyla süslenmiş kahkahalar atacaktı. Birlikte büyümüşlerdi Nazire ve Lütfiye anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannemin o koskocaman kapısı koskocaman anahtarla açılan koskocaman evinin çok da kocaman olmayan bir bahçesi vardı. Küçük değildi ama sarmalayan ruhuyla beni gökyüzü ve toprak arasında açıkhavada kucağına alan bir bahçeydi. İki setten oluşuyordu ve üç yanı evlerle çevriliydi, tam karşısı ise mahallenin saygıdeğer hanımefendisi, belki de Salihat-ı nisvandan olan, Mühübe Hanım’ın (Mühübaanım) bostanına sınırdı. O zamanki bedenime göre omuz hizamda bir duvarla belirlenmişti bu sınır ve yığma taşlarla oluşturulmuş bu duvarın diğer yanından başlayıp Vatan Caddesi’ne kadar devam eden bu uçlu bucaklı ama ona rağmen “sonsuzluk hissini” bana ilk tattıran bu bostana danalar girer miydi, ben en çok bunu merak ederdim. Mühübaanım’ın bostancısı da vardı. Bostancının o danaları sopasıyla kovaladığını hayal ederdim bostandaki lahanalara bakarken, bir taraftan danaların lahana yediklerini belleğime kazırken, diğer yandan da sopayla danaları kovalayan bostancıdan korkardım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3191842329805149993?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3191842329805149993/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-iii-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3191842329805149993'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3191842329805149993'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-iii-blm.html' title='UYANANLARIM III. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4731045294463307479</id><published>2007-09-22T14:11:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T14:13:02.629+03:00</updated><title type='text'>UYANANLARIM II. BÖLÜM</title><content type='html'>Gene dönüyorum anneannemin zamanlarına. O zamanlarda, Karagümrük semtinin Keçeciler mahallesinde üç katlı, bahçeli, ahşap kagir  bir evi vardı anneannemin. Bugün edindiğim bilgilere göre kagir tuğla ev demekmiş, ahşap kagir ise hem tuğla hem de ahşapla yapılmış olması sebebiyle zaten zamanının iddialı binalarındanmış anlaşılan. Giriş kapısının, anneannem ona “cümle kapısı” derdi, neyse işte o kapının kocaman, demir, siyah bir anahtarı vardı, ürkütücü ama tok bir ses çıkartırdı kilitte dönerken anahtar, ve o kocaman evin gene kocaman cümle kapısının ahşabı o ürkütücü sesi emer, dışarıya derinlerden gelen, güven verici, bir bariton frekansında, sahiplenici bir şekilde şöyle derdi sanki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hoşgeldiniz, girin içeri, burası çok güvenli, ben olduğum müddetçe içerde emniyettesiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu koskocaman kapının hemen yanında anneannemin kiracısı Bakkal Hikmet, bana göre Hikmet Abi’ni  dükkanı vardı. Hikmet abi belki ve büyük bir ihtimalle aslında o zamanlar 20’li yaşlarındaydı, ama benim için Hikmet abi idi, hem de aslında  “Hikmet amca” olması gerekirken malsahibinin torunu olmam ayrıcalığıyla Hikmet abi! İşte o Hikmet abinin dükkanı, anneannemin evini çocuk değerlerimle öylesine önemli yapardı ki... Koskocaman ev, koskocaman kapısı, koskocaman kapısının gene koskocaman siyah demir anahtarı, evin içinde merdivenleri, üstelik inip çıkarken de konuşan merdivenler (evin tamamı konuşuyordu benimle), çok yüksek  tavanları, odaların kapıları koskocaman, onların da anahtarları var, o anahtarlar da kocaman. Ben ise daha küçük bir kız çocuğu. Boyutlardan azami etkilendiğim, hayatı ancak “küçükler ve büyükler” olarak kategorize edebildiğim yaştayım, ama her çocukta olduğu gibi bedenimin küçüklüğüne ters orantılı kocaman bir kalbim ve onun içinde zıplayan duygularım, hepsinden daha önemlisi o zamanlar henüz farkında olamadığım büyük algılamamla, yürüyen/yaşayan bir paradoksum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi görüyorum ki, aslında bütün çocuklar birer paradoks. Fiziksel ve ruhsal paradoks şöleni çocuklar. Şaka gibi. Çok zekice yapılmış ve her hatırlandığında insanı kalpten güldüren dünyanın en tatlı ve vazgeçilmez şakaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tarif etmeye çabaladığım “şaka” Derya, anneannesinin kiracısı Bakkal Hikmet Abi’sinin dükkanında keşfettiği Çokella tüpünü de, evvelce anlatmış olduğum aceleyle, bir seferde ağzına alıp, bitirene kadar ağzından çıkartmazdı. O krema çikolatanın ağzında bıraktığı eşsiz lezzeti,  çiğnenme zahmetini bile yüklemeksizin, damakta gönüllüce dolaştıktan sonra ağızda tarifsiz bir tad bırakarak boğazdan mideye akışının, o anın ayinsel keyfini bile kaçırırdı. Acele neydi, oysa diğer çocuklar tüpten bir ağız dolusu çikolatayı emdikten sonra tüpü ellerine alır, ağzılarındaki kremayı yavaş yavaş içerde döndürüp boğaza yollama ve damaktaki o muazzam lezzetin tadını çıkartma işlemini ellerindeki tüpü, bir sonraki emmeye karşı yüreklendirmek istermişçesine seyrederek, arada bir de etraflarındaki diğer çocuklara gururlu ve bir o kadar da “acaba kiminki önce bitecek, en son ben bitireyim” kaygısıyla bakarak süslerlerdi bu ritüeli, kiminkinin önce bittiğini söylemeye gerek var mı? Elbette benimki... Hiç ağzımdan çekmeden, bir yandan da dibinden sıkarken çene kaslarımla emerek koordine sömürdüğüm tüp tombulluğunu hızla kaybedip elimde buruşuk ve ihtiyar bir aluminyum levha haline geldiğinde sindirim sistemime yüklenmiş olmakla kalmayıp, hala daha keyifle Çokella’larının tadını çıkartan diğer çocukların yanında, menzile herkesten evvel erişmiş ama aniden olayın aslında yarış değil keyifli bir gezinti olduğunu geç anlamış bir yaban atının hüzünlü yanlızlığında kalakalırdım. Bundan ders alır mıydım? Elbette hayır! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşım 49, bir miktar törpülenmiş olduğunu söyleyebilrim, ama itiraf etmeliyim ki bu kendi irademle ulaştığım bir sonuç değil, sadece ve sadece hayatın kafama vura vura öğrettiği geç kalmış ve henüz hala natamam bir eğitim olarak yer almakta bugüne kadarki yaşam yolculuğumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen zamanlarda benzer, hatta bazen tıpa tıp aynı şeyleri neden tekrar tekrar yaşadığımıza şaşırıyoruz ya hani! Aslında şaşıracak da fazla birşey yok, öğrenene kadar yaşamak zorundayız. “A” harfini düzgün yazana kadar yazdırılmak zorunda bırakılıyoruz. Bunu anlamak A harfini ilelebet düzgün yazma alışkanlığını yerleştiriyor mu sistemimize, bilemem, bunun cevabı hala daha o harfi yazmak zorunda olup olmadığımızda! A harfi burada sadece bir semboldü gerçi, ama hoş bir “tesadüf” olmuş alfabenin ilk harfi olması bakımından, bunu derhal kullanıyor ve demek istiyorum ki, kimilerimiz “b” harfine bile ilerleyemiyor, kimilerimiz “g” de takılıyor, kimilerimiz ise “z” harfini dahi erken dönemlerde halledip başka alfabelere geçiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmrendim diyemeyeceğim, olay “geçmek, ilerlemek” olduğunda genetik bir şifre olduğundan kuşkulandığım “hayatımın duraklarını biran evvel ziyaret etme” dürtüsü derhal uyuduğu yerden kalkarak beni kuşatıyor, işte gene geldi, kollarındayım onun! Ama artık şikayetçiyim bu içgüdümden, bana sadece “git, durma, koş, onu da bitir, bir sonrakine yetiş!” diyor. Tamam yapacağım bunları,yapıyorum da zaten, ama artık bilmek istiyorum, ya bir gün artık gidecek hiçbiryer, yapacak hiçbirşey, yetişecek hiçbir olay, varacak hiçbir durak kalmazsa, o zaman bu içimde beni sürekli dürtükleyen içgüdüm belki de huzurlu bir uykuya geçecek ve ben yapayanlız ve çaresiz mi kalacağım? O zaman da, beni bilmediğim yeni bir açılımın “başlama noktasına” mı bırakacak, yoksa bıraktı mı bile? Ah benim sabırsız ruhum, huzurlu sabırsızlığı kendine şiar edinmiş benliğim, ondan öyle tatlı şikayetçiyim ki!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4731045294463307479?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4731045294463307479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-ii-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4731045294463307479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4731045294463307479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/uyananlarim-ii-blm.html' title='UYANANLARIM II. BÖLÜM'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4414790678470446948</id><published>2007-09-22T14:08:00.001+03:00</published><updated>2007-09-22T14:10:43.099+03:00</updated><title type='text'>Bu bir kitap olacaktı - UYANANLARIM.1. Bölüm..</title><content type='html'>Bildiğimiz köy meydanı,&lt;br /&gt;Çok tanıdık&lt;br /&gt;Çok bildik&lt;br /&gt;Hayat Bilgisi kitaplarından&lt;br /&gt;Biraz da eski Türk filmlerinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok bildik bir yabancı, çok derinlerde kalmış&lt;br /&gt;Günlük hayatımızın &lt;br /&gt;Şehrimizin gürültüsünün altında&lt;br /&gt;Gizlenmiş, sinmiş, ama ölmemiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandı bu sabah, demli çay, zeytin, peynir, nane, domates eşliğinde tanıdık bir kahvaltı uyandırdı o taa derinlerde uzunca zamandır süregelen uykudan keyifle, esneyerek, gerinerek uyandı. Anneannemin kahvaltısıydı önüme gelen ve yüreklendirdi adeta eskiyi, eski sıfatını gururla taşıyan ama asla eskimemiş olan hatıraları, o günleri, alıştığım, sevdiğim, kendimi iyi hissettiren, hayatın enfes bir serüven, sonsuz bir keşif ve eğlenceli bir oyun olduğunu düşündüğüm yaşlarımı, hepsini yüreklendirerek, sırtına cesaret vuruşları, yanağına sevgi dolu bir öpücük, saçlarına yumuşacık bir dokunuş kondurarak uyandırdı. Çok güzel bir şeye uyandım bu kahvaltıyla.... Gülümsüyorum, sadece mimiklerimle değil, tüm duygularım, kalbim, ruhum ve onların yansıması olan gözlerimle, yani toplamda gülümsüyorum keyifle....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiye olan özlemin sebebini düşünmek istemiyorum, “eski”yle tekrar buluşmanın ve o tanıdık, vefalı, tatlı geçmişe ait görüntülerin biryerlerde varolmaya devam ettiğini görmenin keyfini çıkartmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok keyiflendiğimde bu keyfi arttırmak için ek birşeyler daha yapma telaşına girerim bazen. Bu telaş kimi zaman o kadar komik sonuçlar doğurur ki, debelenmekten kaçırdığım “an” a üzülmektense, kaçırma sebep ve sürecinde yaptığım şeylerin gülünçlüğünün tadını çıkartmayı tercih ederim, işte bu da “an-mekan”ın vermiş olduğu mayhoş “kayısı pestili” tadındaki huzurun bir toleransıdır bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayısı pestilini anneannem yedirmişti bana ilk. Henüz daha damak tadımın “bunları yemeli ve büyüyüp gelişmelisin” lerin lezzetsizliğinde emeklediği dönemdi, hepimizin çocukluğunda muzdarip olduğu, hani şu “çok besleyici sütün kaymağını” zorla yutmaya çalışırken korka korka öğürdüğümüz zamanlar, işte o zamanlara ait duygularım, hatıralarım, olaylarla, seslerle, lezzet/sizlik/lerle, kısaca beş duyuyla direk ve doğru orantılı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O mayhoş ve bol aromalı lastik dokusundaki “pestil”i zorlanarak ısırdıktan sonra ağzımın içine yayılan ve güzelliğiyle beni afallatan lezzeti unutmam mümkün değil. Hiç beklemediğiniz bir anda, büyük bir doğallıkla peri kızı ya da peri padişahının oğluyla karşılaşmak gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunun içindir ki, anılarımın, zaman mekan ve beş duyuyla giyinmiş olmasındandır ki, anneannemin evini, orada geçirdiğim günleri, ezcümle anneannemi unutmam mümkün değil. Tuhaf gelebilir bu “unutmam mümkün değil” ifadesi, doğru, banada tuhaf geldi, düzeltiyorum, anneannemi hatırlamadığım gün yok. Bu daha anlamlı oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün bunları yazacağımı içimde bir “bilen” vardı, arada bir başını hafif doğrultup fısıldıyordu bana, benimse bir kulağım duyuyor, diğeri hayret ve keyiften biraz evvel anlattığım telaşa düşerek komik debelenmeler yaşıyordu, ve günün sonunda ben gene biri duymuş, diğeri duymuş ama keyif sabırsızlığından tescil edememiş kulaklarımdan bana “eksik” olarak ulaşan bu bilgiyle tarifisiz bir sevinç ama aynı zamanda meçhul bir bekleyişle kucağım boş, kalbim dopdolu, ellerim sabırsız, dağarcığım ikircikli, kısaca hoş ama karışık duygularla kalakalıyordum. Bakalım bu sefer bu süreç dairesini tamamlamış mı, bakalım bu sefer artık bu işlem sistemim tarafından kayda alınmış ve tepsi içinde bana gelmiş mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minik bir defter var yanımda, bir çeşit not defteri, bense kalkmış tepsidekileri bu minnacık şeye dökmeye başlamaktan bahsediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşilyurt’dayım, Kaz Dağları’nda. Yanıma defter alamadım bir sebepten, son anda durduğu yerden “gözümün içine bakan” bu küçük defter zorla çantama attırdı kendisini. Duyan kulağım devreye girdi ve bu seferlik idareyi eline aldı sanırım. Bu kadar uzun zamandır biriktirdiklerimi aktarmak için ala ala böylesine minik bir defter almam ironik, biliyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatım boyunca bile bile uyguladığım, terbiye etmek için hiçbirşey yapamadığım “sabırsızlığım”a yeni bir sınav olsa gerek bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çok mu istiyorsun yazmayı, o zaman bari bir kez, aceleyle koşturmak yerine daha sabırlı başlamayı böyle öğreteceğiz sana! Önemli olan biran evvel bitirmek değil, esnasında tadını çıkartmaktır.!!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru, hem de çok doğru! Bunu öğrenmem lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam ediyor.....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4414790678470446948?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4414790678470446948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bu-bir-kitap-olacakt-uyananlarim1-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4414790678470446948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4414790678470446948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bu-bir-kitap-olacakt-uyananlarim1-blm.html' title='Bu bir kitap olacaktı - UYANANLARIM.1. Bölüm..'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-2091547858220695495</id><published>2007-09-22T02:54:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T13:36:01.737+03:00</updated><title type='text'>EREN</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvTv86yOJLI/AAAAAAAAADk/iuGwaLd_yLI/s1600-h/EREN.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvTv86yOJLI/AAAAAAAAADk/iuGwaLd_yLI/s200/EREN.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112975306823443634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FOR EREN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Standing with you at Troy remembering Homer’s tales&lt;br /&gt;And hearing some phantom clash of sword on shield.&lt;br /&gt;Or standing in those heartless trenches of Gallipoli,&lt;br /&gt;Our mutual tears remembering those young men of long ago.&lt;br /&gt;Shared emotions in altered states of consciousness&lt;br /&gt;Brought on by wine and some shared state of insight.&lt;br /&gt;I can’t believe we’ll talk no more dear friend but I’ll remember,&lt;br /&gt;Ah yes, I’ll remember.&lt;br /&gt;Sunlight on the Bosporus, sparkling like that twinkle in your eye&lt;br /&gt;That roguish smile beneath your gypsy locks.&lt;br /&gt;Softness in the evening, an Istanbul of misty remembrance,&lt;br /&gt;Some sultan’s palace on a hill.&lt;br /&gt;Reminiscences of words, poetic in prose and passion&lt;br /&gt;Phrases that lit the fires of imagery in our hearts,&lt;br /&gt;Bringing place and time to the heart of consciousness.&lt;br /&gt;I’m touched by a sense of wonder at the things that come to mind&lt;br /&gt;And touched by just how deep our friendship was.&lt;br /&gt;I’ll miss you always but in the tears are gladness that I knew you&lt;br /&gt;And that special place I’ll always keep, the heart that is a friend&lt;br /&gt;The heart that always lives no matter what the end.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anthony Quigley&lt;br /&gt;April 2003&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eren'in anısına yazılmıştı....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-2091547858220695495?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/2091547858220695495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/eren.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2091547858220695495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/2091547858220695495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/eren.html' title='EREN'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvTv86yOJLI/AAAAAAAAADk/iuGwaLd_yLI/s72-c/EREN.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1863708457330145517</id><published>2007-09-21T16:47:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T17:17:21.447+03:00</updated><title type='text'>MUTLULUK BÖYLE BİRŞEY...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvPLmqyOJDI/AAAAAAAAACg/P0nkAH5CgOk/s1600-h/mutlulugunresmi_mutlulugun_resmi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvPLmqyOJDI/AAAAAAAAACg/P0nkAH5CgOk/s320/mutlulugunresmi_mutlulugun_resmi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112653867176043570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?&lt;br /&gt;işin kolayına kaçmadan ama&lt;br /&gt;gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil&lt;br /&gt;ne de ak örtüde elmaların&lt;br /&gt;ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini&lt;br /&gt;Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?&lt;br /&gt;1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?&lt;br /&gt;Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm&lt;br /&gt;ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1863708457330145517?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1863708457330145517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/sen-mutluluun-resmini-yapabilir-misin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1863708457330145517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1863708457330145517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/sen-mutluluun-resmini-yapabilir-misin.html' title='MUTLULUK BÖYLE BİRŞEY...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvPLmqyOJDI/AAAAAAAAACg/P0nkAH5CgOk/s72-c/mutlulugunresmi_mutlulugun_resmi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5608511680601670669</id><published>2007-09-21T16:08:00.001+03:00</published><updated>2007-09-21T16:08:55.027+03:00</updated><title type='text'>BİR MASAL BU KADAR MI GÜZEL ŞİİREDİLİR</title><content type='html'>Masalların Masalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz,&lt;br /&gt;çınarla ben.&lt;br /&gt;Suda suretimiz çıkıyor,&lt;br /&gt;çınarla benim.&lt;br /&gt;Suyun şavkı vuruyor bize,&lt;br /&gt;çınarla bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz,&lt;br /&gt;çınarla ben, bir de kedi.&lt;br /&gt;Suda suretimiz çıkıyor,&lt;br /&gt;çınarla benim, bir de kedinin.&lt;br /&gt;Suyun şavkı vuruyor bize,&lt;br /&gt;çınarla bana, bir de kediye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz,&lt;br /&gt;çınar, ben, kedi, bir de güneş.&lt;br /&gt;Suda suretimiz çıkıyor,&lt;br /&gt;çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.&lt;br /&gt;Suyun şavkı vuruyor bize,&lt;br /&gt;çınara, bana, kediye, bir de güneşe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz,&lt;br /&gt;çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.&lt;br /&gt;Suda suretimiz çıkıyor,&lt;br /&gt;çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.&lt;br /&gt;Suyun şavkı vuruyor bize,&lt;br /&gt;çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz.&lt;br /&gt;Önce kedi gidecek,&lt;br /&gt;kaybolacak suda sureti.&lt;br /&gt;Sonra ben gideceğim,&lt;br /&gt;kaybolacak suda suretim.&lt;br /&gt;Sonra çınar gidecek,&lt;br /&gt;kaybolacak suda sureti.&lt;br /&gt;Sonra su gidecek&lt;br /&gt;güneş kalacak;&lt;br /&gt;sonra o da gidecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su başında durmuşuz.&lt;br /&gt;Su serin,&lt;br /&gt;Çınar ulu,&lt;br /&gt;Ben şiir yazıyorum.&lt;br /&gt;Kedi uyukluyor&lt;br /&gt;Güneş sıcak.&lt;br /&gt;Çok şükür yaşıyoruz.&lt;br /&gt;Suyun şavkı vuruyor bize&lt;br /&gt;Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet Ran&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5608511680601670669?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5608511680601670669/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bir-masal-bu-kadar-mi-gzel-iiredilir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5608511680601670669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5608511680601670669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/bir-masal-bu-kadar-mi-gzel-iiredilir.html' title='BİR MASAL BU KADAR MI GÜZEL ŞİİREDİLİR'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-7195026627042381482</id><published>2007-09-21T14:40:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T13:33:51.057+03:00</updated><title type='text'>ARAMIZA....</title><content type='html'>ARAMIZA GİRDİ....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramıza girdi&lt;br /&gt;İkide bir olmuşken&lt;br /&gt;Bir de ikiyi yaşarken&lt;br /&gt;Aramıza hayat girdi&lt;br /&gt;İçinde olduğumuzu sanırken&lt;br /&gt;Aramıza girdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat kucaklar&lt;br /&gt;Hayat barındırır&lt;br /&gt;Hayat canlandırır&lt;br /&gt;Hayat besler, kollar&lt;br /&gt;Derken&lt;br /&gt;Aramıza girdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışına mı çıkartmıştı&lt;br /&gt;İçinde mi değildik aslında&lt;br /&gt;Hayatta mıydık&lt;br /&gt;Hayat mı bizimle vardı&lt;br /&gt;Derken&lt;br /&gt;Hayat aramıza girdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalıklar arasında yalnızken &lt;br /&gt;Tek başınalıkta kalabalıkken&lt;br /&gt;Üşenirken kah yaşamaya&lt;br /&gt;Acele ederken kah katılmaya&lt;br /&gt;Tam bunların ortasında&lt;br /&gt;Hayat aramıza girdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırdık&lt;br /&gt;Telaşlandık&lt;br /&gt;Hayat dedik Ey hayat!&lt;br /&gt;Efendim dedi önemsemeyerek&lt;br /&gt;Sen dedik, bizi var edendin&lt;br /&gt;Aramızda durmaya devam etti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen dedik, &lt;br /&gt;Devamını getiremedik&lt;br /&gt;Lafa karıştı&lt;br /&gt;Anlamıyorsunuz dedi&lt;br /&gt;Belki yoksunuz&lt;br /&gt;Belki ben de yokum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat aramıza girdi&lt;br /&gt;Kalakaldık.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-7195026627042381482?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/7195026627042381482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/aramiza.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7195026627042381482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/7195026627042381482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/aramiza.html' title='ARAMIZA....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1120386705981774413</id><published>2007-09-21T11:01:00.000+03:00</published><updated>2007-09-24T12:22:03.174+03:00</updated><title type='text'>HEPİMİZDE BİRAZ VARDIR.... PLEASE HEAR WHAT I AM NOT SAYİNG BY CHARLES C. FINN</title><content type='html'>Please Hear What I'm Not Saying&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Don't be fooled by me.&lt;br /&gt;               Don't be fooled by the face I wear&lt;br /&gt;               for I wear a mask, a thousand masks,&lt;br /&gt;               masks that I'm afraid to take off,&lt;br /&gt;               and none of them is me.&lt;br /&gt;               Pretending is an art that's second nature with me,&lt;br /&gt;               but don't be fooled,&lt;br /&gt;               for God's sake don't be fooled.&lt;br /&gt;               I give you the impression that I'm secure,&lt;br /&gt;               that all is sunny and unruffled with me, within as well&lt;br /&gt;                    as without,&lt;br /&gt;               that confidence is my name and coolness my game,&lt;br /&gt;               that the water's calm and I'm in command&lt;br /&gt;               and that I need no one,&lt;br /&gt;               but don't believe me.&lt;br /&gt;               My surface may seem smooth but my surface is my mask,&lt;br /&gt;               ever-varying and ever-concealing.&lt;br /&gt;               Beneath lies no complacence.&lt;br /&gt;               Beneath lies confusion, and fear, and aloneness.&lt;br /&gt;               But I hide this.  I don't want anybody to know it.&lt;br /&gt;               I panic at the thought of my weakness exposed.&lt;br /&gt;               That's why I frantically create a mask to hide behind,&lt;br /&gt;               a nonchalant sophisticated facade,&lt;br /&gt;               to help me pretend,&lt;br /&gt;               to shield me from the glance that knows.&lt;br /&gt;               But such a glance is precisely my salvation, my only hope,&lt;br /&gt;               and I know it.&lt;br /&gt;               That is, if it's followed by acceptance,&lt;br /&gt;               if it's followed by love.&lt;br /&gt;               It's the only thing that can liberate me from myself,&lt;br /&gt;               from my own self-built prison walls,&lt;br /&gt;               from the barriers I so painstakingly erect.&lt;br /&gt;               It's the only thing that will assure me&lt;br /&gt;               of what I can't assure myself,&lt;br /&gt;               that I'm really worth something.&lt;br /&gt;               But I don't tell you this.  I don't dare to, I'm afraid to.&lt;br /&gt;               I'm afraid your glance will not be followed by acceptance,&lt;br /&gt;               will not be followed by love.&lt;br /&gt;               I'm afraid you'll think less of me,&lt;br /&gt;               that you'll laugh, and your laugh would kill me.&lt;br /&gt;               I'm afraid that deep-down I'm nothing&lt;br /&gt;               and that you will see this and reject me.&lt;br /&gt;               So I play my game, my desperate pretending game,&lt;br /&gt;               with a facade of assurance without&lt;br /&gt;               and a trembling child within.&lt;br /&gt;               So begins the glittering but empty parade of masks,&lt;br /&gt;               and my life becomes a front.&lt;br /&gt;                     I idly chatter to you in the suave tones of surface talk.&lt;br /&gt;               I tell you everything that's really nothing,&lt;br /&gt;               and nothing of what's everything,&lt;br /&gt;               of what's crying within me.&lt;br /&gt;               So when I'm going through my routine&lt;br /&gt;               do not be fooled by what I'm saying.&lt;br /&gt;               Please listen carefully and try to hear what I'm not saying,&lt;br /&gt;               what I'd like to be able to say,&lt;br /&gt;               what for survival I need to say,&lt;br /&gt;               but what I can't say.&lt;br /&gt;               I don't like hiding.&lt;br /&gt;               I don't like playing superficial phony games.&lt;br /&gt;               I want to stop playing them.&lt;br /&gt;               I want to be genuine and spontaneous and me&lt;br /&gt;               but you've got to help me.&lt;br /&gt;               You've got to hold out your hand&lt;br /&gt;               even when that's the last thing I seem to want.&lt;br /&gt;               Only you can wipe away from my eyes&lt;br /&gt;               the blank stare of the breathing dead.&lt;br /&gt;               Only you can call me into aliveness.&lt;br /&gt;               Each time you're kind, and gentle, and encouraging,&lt;br /&gt;               each time you try to understand because you really care,&lt;br /&gt;               my heart begins to grow wings--&lt;br /&gt;               very small wings,&lt;br /&gt;               very feeble wings,&lt;br /&gt;               but wings!&lt;br /&gt;               With your power to touch me into feeling&lt;br /&gt;               you can breathe life into me.&lt;br /&gt;               I want you to know that.&lt;br /&gt;               I want you to know how important you are to me,&lt;br /&gt;               how you can be a creator--an honest-to-God creator--&lt;br /&gt;               of the person that is me&lt;br /&gt;               if you choose to.&lt;br /&gt;               You alone can break down the wall behind which I tremble,&lt;br /&gt;               you alone can remove my mask,&lt;br /&gt;               you alone can release me from my shadow-world of panic,&lt;br /&gt;               from my lonely prison,&lt;br /&gt;               if you choose to.&lt;br /&gt;               Please choose to.&lt;br /&gt;               Do not pass me by.&lt;br /&gt;               It will not be easy for you.&lt;br /&gt;               A long conviction of worthlessness builds strong walls.&lt;br /&gt;               The nearer you approach to me&lt;br /&gt;               the blinder I may strike back.&lt;br /&gt;               It's irrational, but despite what the books say about man&lt;br /&gt;               often I am irrational.&lt;br /&gt;               I fight against the very thing I cry out for.&lt;br /&gt;               But I am told that love is stronger than strong walls&lt;br /&gt;               and in this lies my hope.&lt;br /&gt;               Please try to beat down those walls&lt;br /&gt;               with firm hands but with gentle hands&lt;br /&gt;               for a child is very sensitive.&lt;br /&gt;               Who am I, you may wonder?&lt;br /&gt;               I am someone you know very well.&lt;br /&gt;               For I am every man you meet&lt;br /&gt;               and I am every woman you meet.&lt;br /&gt;                                                                     Charles C. Finn&lt;br /&gt;                                                                          September 1966&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TERCÜMESİ : DOĞAN CÜCELOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÖYLEMEDİKLERİMİ İŞİTİN LÜTFEN &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana aldanmayin! &lt;br /&gt;Yüzüm bir maskedir, &lt;br /&gt;Sizi aldatmasin. &lt;br /&gt;Binlerce maskem var, &lt;br /&gt;Çikarmaya korktugum, &lt;br /&gt;Ve, &lt;br /&gt;Hiçbiri ben degilim... &lt;br /&gt;Olmadigimi göstermek &lt;br /&gt;Ikinci dogam oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kendinden emin biri" dersiniz, &lt;br /&gt;Sanki güllük gülistanlik, &lt;br /&gt;Benim için hersey... &lt;br /&gt;Adim güven belirtir, Ve, &lt;br /&gt;Oyunumun adi &lt;br /&gt;"Agirbasliliktir". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Içimde ve disimda denizler sakin, &lt;br /&gt;Herseyin kumandani ben... &lt;br /&gt;Kimseye gereksinme duymayan &lt;br /&gt;Ben... &lt;br /&gt;Fakat, inanmayin bana, &lt;br /&gt;Lütfen... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sey dista düzgün ve cilali, &lt;br /&gt;Hiç yipranmayan, her zaman saklayan &lt;br /&gt;O maske!... &lt;br /&gt;Altta ne güven ne de rahatlik... &lt;br /&gt;Altta, &lt;br /&gt;Karisiklik, korku ve yalnizlik içinde bocalayan &lt;br /&gt;Gerçek ben!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama saklarim bu gerçegi savunuculukla... &lt;br /&gt;Kimsenin bilmesini istemem... &lt;br /&gt;Zayif taraflarimi düsündükçe, &lt;br /&gt;Titrer ve sararirim... &lt;br /&gt;Ya baskalari görürse iç dünyami... &lt;br /&gt;Gerçek ben ve yalnizligimi! &lt;br /&gt;Iste, &lt;br /&gt;Maskelerimi onun için takarim... &lt;br /&gt;Onun için arkalarina saklanacak &lt;br /&gt;Maskeler yaratirim... &lt;br /&gt;Onlar, &lt;br /&gt;Gösteriste kullanabilecegim &lt;br /&gt;Parlatilmis yüzlerim. &lt;br /&gt;Beni korur, bakan gözlerden... &lt;br /&gt;Beni oldugum gibi kabul edecek, &lt;br /&gt;Sevecek &lt;br /&gt;Bakislar bulamazsam, &lt;br /&gt;Solacak kuruyacak gerçek ben... &lt;br /&gt;Ve, &lt;br /&gt;Ben bunu biliyorum. &lt;br /&gt;Beni kendi maskelerimden kurtaracak, &lt;br /&gt;Kurdugum hapishaneden kaçiracak, &lt;br /&gt;Diktigim engellerden asiracak, &lt;br /&gt;Beni seven, &lt;br /&gt;Beni anlayan &lt;br /&gt;Bakislar olacak. &lt;br /&gt;Bana, &lt;br /&gt;"Sen degerlisin" diyecek &lt;br /&gt;"Maskesizken daha bir insansin" &lt;br /&gt;"Daha yakinsin,daha bir dostsun" &lt;br /&gt;Diyecek bir bakisa &lt;br /&gt;Beni gören bir bakisa &lt;br /&gt;Muhtacim... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yanima sokulman kolay olmayacaktir!... &lt;br /&gt;Uyaririm seni dost!... &lt;br /&gt;Uzun yillar kendini yetersiz hissetmis ben, &lt;br /&gt;Sana kendini kolay açamayacaktir... &lt;br /&gt;Bütün gücümle tutunacagim maskelerime, &lt;br /&gt;Ne kadar sokulursan yakinima, &lt;br /&gt;O denli siddetli itecegim seni... &lt;br /&gt;Kim oldugumu merak ediyor musun? &lt;br /&gt;Hiç merak etme... &lt;br /&gt;Ben çevrendeki &lt;br /&gt;Her erkek ve kadinim... &lt;br /&gt;Maske takan bir insanim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Charles C.Finn &lt;br /&gt;Eylül 1966&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1120386705981774413?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1120386705981774413/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/hepimizde-biraz-vardir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1120386705981774413'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1120386705981774413'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/hepimizde-biraz-vardir.html' title='HEPİMİZDE BİRAZ VARDIR.... PLEASE HEAR WHAT I AM NOT SAYİNG BY CHARLES C. FINN'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-6624825756670390766</id><published>2007-09-21T10:16:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T11:51:05.212+03:00</updated><title type='text'>Gülmek güzeldir.....</title><content type='html'>Gülmek önemli bir iştir, ciddiye almak lazımdır gülmeyi..... Gülmek bir reflekstir ama reflekslerin en "özgün" üdür bana göre.... Ruhun coşkusu refleks olarak yansısa da, diğer yandan bir refleks içine sığdırılamayacak kadar çok hareket kapsar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözleriyle gülenler, bedenleriyle gülenler, içinden gülenler, gülmesini tutanlar, kahkahasını tutamayanlar, gülerken gizlenenler (aslında kendilerinden gizlenenler), gülmesini bastıranlar.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa gülmek zıplayan ve o kendini içinde bulduğu eşsiz fırsatın koynunda taklalar atan duygularımızın oluşturduğu çocuk ruhumuzdur hem, hem de &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvN3RKyOI9I/AAAAAAAAABM/m8OHbJtdxMk/s1600-h/haha.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112561138832122834" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvN3RKyOI9I/AAAAAAAAABM/m8OHbJtdxMk/s320/haha.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; müthiş bir bilgeliği yakalamış olan yetişkinliğin en saf ifadesidir gülmek çekinmeden, korkmadan, aldırmadan kimseye ve hiçbirşeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülerken hiçbirşeyimi kısıtlamamayı, ne kahkahamın volümünü, ne vücudumun aldığı şekli, ne etrafı "rahatsız" etmeyi (küçüklüğümden bana dikte edilen itidalini korumak ezberine inat) umursamadan, canımın istediği gibi gülmeyi başarabildiğim zaman hissettiğim özgürlük duygusu eşsizdi.... Kendini sevmenin ve bunu göstermenin en kolay ifadesidir gülmek ve onun verdiği özgürlük....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güleni de sarar ipek dokunuşlarla, etrafı da sarar kadife temaslarla... gülmek saridir..... Birbirimize "gülmek" geçirelim...... birlikte yapıldığında ritmi artan bu dans, sürdükçe dinlendiren, devam ettikçe yenilerini doğuran bir yapıda ve ben bu dansa baylıyorum.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvN3BayOI8I/AAAAAAAAABE/CiN3SjsmTJg/s1600-h/derya-11.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-6624825756670390766?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/6624825756670390766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/blog-post.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6624825756670390766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/6624825756670390766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/blog-post.html' title='Gülmek güzeldir.....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvN3RKyOI9I/AAAAAAAAABM/m8OHbJtdxMk/s72-c/haha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1308972931772083666</id><published>2007-09-20T20:39:00.001+03:00</published><updated>2007-09-20T20:39:54.133+03:00</updated><title type='text'>HAYALLERİM KONUŞTULAR BENİMLE</title><content type='html'>Hayallerim vardı, hala da varlar, belki eskisine göre biraz daha gerçeğe yakın, belki eskisine göre daha da uçuk, değişiyor hayallerimin profilleri, içinde bulunduğum, ya da daha doğrusu “kendimi içine soktuğum ruh durumuma” göre değişiyorlar, isimleri hep aynı kalıyor kalmasına da, kurguları değişiyor. Aceleci ve umutsuz bir ruh halindeysem daha gerçeğe yakın cümlelerden oluşturuyorum onları, olabilirlikleri bana umut versin diye. Yok eğer daha huzurlu ve sabırlı bir ruh halideysem, işte o zaman uçurabildiğim kaçar uçuruyorum, sınırlarını esnetebildiğim kadar esnetiyorum, nasıl olsa iyiyim ya, olabilirlik telaşı kalkmış oluyor ortadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam süresince kah yaşadıklarımız, kah yaşadığımızı sandıklarımız, kah yaşayacaklarımızı düşündüklerimiz, kah yaşayamayacağımızdan korktuklarımız, bunları farklı sıra ve farklı etki dereceleriyle yaşayıp duruyoruz, “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” demiş ya birisi, bence değişmeyen birşey daha var, yaşadığımız müddetçe sürekli, her durumda, ürettiğimiz hayallerimiz. Onlardan hiç vazgeçmiyoruz, herkesin kendince hayalleri hep var. Olsun da, frontal lobumuz aktif olduğu müddetçe bu değişmeyecek ve hep varolacak, aynen nefes almak gibi, acıkınca yemek yemek, susayınca su içmek gibi, yaşam sürdükçe hayaller de hep olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hayallerimi seviyorum, onları ben yaratıyorum çünki, elbette yaratmama sebep olacak şeyler yaşıyorum ve oradan kaynaklandıkları oluyor, ama neticede onları ben oluşturuyorum, ben kurguluyorum, bana aitler. Hem onları duruma göre ve isteğime bağlı olarak arzu ettiğim şekilde ve zamanda değiştirebiliyorum, modifiye edebiliyorum, baştan kurgulayabiliyorum ya da vazgeçebiliyorum. Bunları yapmak için de hiçbir altyapı hazırlamama, kimselere hesap vermeme, hiçbirşeyden vazgeçmek zorunda kalmama falan da gerek olmuyor. “Ben yaptım oldu” yu yaşamanın tarifsiz doyumunu bile gene hayallerim sağlıyor bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vazgeçtiğim hayallerim ise ben istemezsem beni terketmiyorlar, kenarda bekliyorlar, “ihtiyaç anında camı kırınız” kutusunun içinde sabırla bekliyorlar. Onları seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayalsiz kalmayı, hayal kuramama azabına düşmeyi, hayal kurmak istememe kafesine girmeyi düşünmek bile istemiyorum, doğamıza aykırı, olamaz böyle birşey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı bir şeye bağlanmayacak, bu yazı bir amaç için de yazılmadı, bu yazı sadece ve sadece hayatta olduğumun bana göre en somut/soyut ispatı olan hayal kurmanın aslında müteşekkir olmamız gereken bir hediye olduğunu kendime hatırlatmak ihtiyacından çıktı sanırım. Öylesine açtım sayfayı ve hayallerim diye başladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda onları ihmal mi ettim, sanmam... Belki biraz fazla oynamış olabilirim üzerlerinde, fazlaca seri değişikliklere sokmuş olabilirim, gerçi benim hayallerim genelde sessizdirler, bana herhangi bir duygu yansıtmazlar kendiliklerinden, onlara giydirdiğim elbiselerin içinde öylece dururlar uslu bir kız çocuğu gibi, elbiselerine bakarlar, alışırlar hemen ve dururlar öylece. Acaba bu son zamanlarda çok mu sık değiştirdim elbiselerini, ya da giydirdiğim elbiseleri mi tozlandı ve ben hiç umursamadım, bilemiyorum ama var birşeyler. Aniden kendilerini hatırlatmak ihtiyacı hissettiler bana. Yoksa ben deli miyim, neden durup dururken senelerdir, doğduğumdan beri birlikte olduğum hayallerim hakkında bir manifesto yazmaya kalkmış olayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyisi ben biraz dinlemeye çalışayım, belki bunca zamandır aslında sessizce sesleniyorlar bana, ve fakat ben onların konuşmayacağını öylesine “hayal etmişim” ki, duyamıyorum seslerini, konuşacaklarına inanmadığım için algılamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayallerimi dinlemeye karar veriyorum şu andan itibaren, bakalım bana neler diyecekler, eskiler mi konuşacak, camın arkasında bekleyenler mi, yoksa en taze gözde olan son yaratılanlar mı, yoksa, aslında bu bir “organize hareket” olarak toplu bir “deklarasyon” mu olacak......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delirmedim canım, yok yok, sadece “yaratıcı” olmanın kibirine kapıldım kaygısı duydum içimde bir an, hayallerimin yaratıcısı olarak onlara yüklediğim anlam ve misyonların yanında mutlaka onlara da “söz hakkı” tanımam gerektiği gibi bir “hayal etiği” geliştirdim, bu da bir hayal belki, olsun, diyorum ya, hayallerimiz hiç bitmiyor, hiç......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;27.06.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1308972931772083666?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1308972931772083666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/hayallerim-konutular-benimle.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1308972931772083666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1308972931772083666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/hayallerim-konutular-benimle.html' title='HAYALLERİM KONUŞTULAR BENİMLE'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1652632951872288690</id><published>2007-09-20T20:37:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T12:00:55.433+03:00</updated><title type='text'>Borges Şiiri Anlatmış</title><content type='html'>Jorge Luis Borges&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"The Art of Poetry"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To gaze at a river made of time and water&lt;br /&gt;And remember Time is another river.&lt;br /&gt;To know we stray like a river&lt;br /&gt;and our faces vanish like water.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To feel that waking is another dream&lt;br /&gt;that dreams of not dreaming and that the death&lt;br /&gt;we fear in our bones is the death&lt;br /&gt;that every night we call a dream.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To see in every day and year a symbol&lt;br /&gt;of all the days of man and his years,&lt;br /&gt;and convert the outrage of the years&lt;br /&gt;into a music, a sound, and a symbol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To see in death a dream, in the sunset&lt;br /&gt;a golden sadness--such is poetry,&lt;br /&gt;humble and immortal, poetry,&lt;br /&gt;returning, like dawn and the sunset.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sometimes at evening there's a face&lt;br /&gt;that sees us from the deeps of a mirror.&lt;br /&gt;Art must be that sort of mirror,&lt;br /&gt;disclosing to each of us his face.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;They say Ulysses, wearied of wonders,&lt;br /&gt;wept with love on seeing Ithaca,&lt;br /&gt;humble and green. Art is that Ithaca,&lt;br /&gt;a green eternity, not wonders.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Art is endless like a river flowing,&lt;br /&gt;passing, yet remaining, a mirror to the same&lt;br /&gt;inconstant Heraclitus, who is the same&lt;br /&gt;and yet another, like the river flowing.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1652632951872288690?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1652632951872288690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/baknz-borges-nasl-anlatm-iiri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1652632951872288690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1652632951872288690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/baknz-borges-nasl-anlatm-iiri.html' title='Borges Şiiri Anlatmış'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-8445485704840915621</id><published>2007-09-20T20:33:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T10:37:15.833+03:00</updated><title type='text'>İstediklerimiz...........</title><content type='html'>Bu da benim Manifestom&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Çocukluğuma geri dönmek istiyorum&lt;br /&gt;2. Yıldız Sarayı’nın içindeki mahallemize, Müvezzi Caddesi’ndeki Derya&lt;br /&gt;apartmanının birinci katındaki sobalı evimizde olmak istiyorum&lt;br /&gt;3. Altımızdaki Bakkal Osman Efendi’nin oğlu Muzaffer ve kızı Ayten ablayla, Osman amcanın gazete kağıtlarından kesekağıdı yapmalarına yardım etmek istiyorum&lt;br /&gt;4. Annemin balkondan “kızım üstünü kirletiyorsun” demesine aldırmadan bakkalın karısı Sabiye teyzenin un ve suyla yaptığı bulamaçla kesekağıtlarını yapıştırmaya devam etmek istiyorum&lt;br /&gt;5. Harp Akademileri’nin içindeki asfalt yollara dökülen at kestanelerini kırık şişelerin sivri uçlarıyla ortasından oyarak parmağıma yüzük yapmak istiyorum&lt;br /&gt;6. Akrabamız Turhan Amca’nın kızının ayağına artık küçük gelen demir tekerlekli patenlerimi takıp o asfalt yollarda paten kaymak istiyorum&lt;br /&gt;7. Şimdi Conrad Otel’in olduğu alandaki eski havuzlu ve havuzunda kırmızı balıklar olan kime ait olduğunu bilmediğimiz ve gizlice girip ağaçlarına tırmandığımız bahçede oynamak istiyorum&lt;br /&gt;8. Barbaros Bulvarı’nın hemen sağındaki şimdiki park, o zamanlar bizim “dutluk” dediğimiz yerde piknik yapmak istiyorum&lt;br /&gt;9. Dutluğun karşısında şimdi galiba Sabancı Lisesi olan eski “Sağır ve Dilsizler Okulu”nun parmaklıklarından bize genizden gelen boğuk seslerle seslenen sağır-dilsiz çocukların yanına gidip onlarla el işaretleriyle konuşmak istiyorum, topumu onların bahçesine bilerek kaçırmak ve geri vermeden evvel aynı sesleri çıkartarak coşkuyla topumla oynamalarını sonra da gülümseyerek bana geri atıp el sallamalarını görmek ve onlara el sallamak istiyorum.&lt;br /&gt;10. Yıldız Sarayı’na çıkan yokuşun üzerindeki Saray Camii’sinin avlusunda oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;11. Arada ayakkabılarımı çıkartıp, imamdan izin alarak o caminin görkem ve sessizliğini ve temiz sabun kokusunu içime çekmek, orada “Allah baba”yla konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;12. Camide “Allah baba”dan istediğim yatırınca gözlerini kapatan, kaldırınca açan bebeği babamın yatağımın yanına koymuş olduğunu uyanınca görmek istiyorum.&lt;br /&gt;13. Evin önünde hava kararana kadar mahalle arkadaşlarımla seksek oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;14. Apartman kömürlüğünde doğum yapmış olan mahallenin kedisinin gözleri açılmamış yavrularını gidip çömelerek uzaktan izlemek istiyorum (annem dedi ki anne kediler kıskanç olurlar, yavrularını ellersen çok kızarlar, onun için elimi süremiyorum)&lt;br /&gt;15. Salı akşamları radyoda “Alkatraz Kuşçusu” piyesini dinlemek istiyorum.&lt;br /&gt;16. Piyesi dinlerken annemin hepimize sırayla portakal elma soyarak vermesini, kabuklarını da sobaya atmasını ve sobadan gelen o şahane kokuyu içime çekmenin tanıdıklığını tekrar hissetmek istiyorum.&lt;br /&gt;17. Balkona oturup ayaklarımı parmaklıkların arasından aşağıya sallandırarak gelen geçeni seyretmek ve arkadaşlarımın sokağa çıktığını görür görmez annemden izin alıp sokağa çıkmak istiyorum.&lt;br /&gt;18. Aşağı mahallede oturan Erol’un yaptığı tahta kaykaya binmek ve onun o metal tekerleğinin kaldırımda çıkarttığı sesten gurur duymak istiyorum tekrar.&lt;br /&gt;19. Kar yağdığı zaman annemin beni sıkı sıkı giydirip sokağa kartopu oynamaya çıkartışını istiyorum.&lt;br /&gt;20. Damlardan sarkan buzlardan korkmak istiyorum.&lt;br /&gt;21. Kardanadam yapıp, pencereden sürekli onu seyretmek istiyorum.&lt;br /&gt;22. Kar yağdığı günler annemin beni okula götürmeyip karşı komşularımıza bırakmasını istiyorum, onların evde kendileri için hazırladıkları içinde birsürü meyva olan “tükenmez” dedikleri karışımdan içmek istiyorum.&lt;br /&gt;23. Annemden izin alıp aşağı mahalleye gidip oradaki çocuklarla çeşme başında oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;24. Gene aşağı mahallede, çayır çimende, arkadaşlarımla çadır kurup “evcilik” oynamak istiyorum.&lt;br /&gt;25. Ben bunları çok istiyorum, çok özlemişim.......&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-8445485704840915621?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/8445485704840915621/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/istediklerimiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8445485704840915621'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/8445485704840915621'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/istediklerimiz.html' title='İstediklerimiz...........'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-1949841586351469696</id><published>2007-09-20T20:32:00.001+03:00</published><updated>2007-09-20T20:32:35.499+03:00</updated><title type='text'>Pablo Neruda sevenlere</title><content type='html'>I do not love you as if you were salt-rose or topaz,&lt;br /&gt;or the arrow of carnations the fire shoots off.&lt;br /&gt;I love you as certain things are to be loved,&lt;br /&gt;in secret, between the shadow and the soul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I love you as the plant that never blooms,&lt;br /&gt;but carries in itself the light of hidden flowers.&lt;br /&gt;Thanks to your love a certain fragrance,&lt;br /&gt;risen darkly from the earth, lives darkly in my body.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I love you without knowing how, or when, or from where,&lt;br /&gt;I love you straightforwardly, without complexities or pride,&lt;br /&gt;so I love you because I know no other way than this:&lt;br /&gt;where "I" does not exist, nor "you,"&lt;br /&gt;So close that your hand on my chest is my hand,&lt;br /&gt;So close that your eyes close and I fall asleep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pablo Neruda&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-1949841586351469696?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/1949841586351469696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/pablo-neruda-sevenlere.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1949841586351469696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/1949841586351469696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/pablo-neruda-sevenlere.html' title='Pablo Neruda sevenlere'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-4631635486694203300</id><published>2007-09-20T20:30:00.000+03:00</published><updated>2007-09-20T20:31:30.162+03:00</updated><title type='text'>Giden mi olmak lazım, kalan mı.....</title><content type='html'>ZOR DURUMDAYIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Git demek geliyor&lt;br /&gt;Yeri geliyor&lt;br /&gt;Dilimin ucuna geliyor&lt;br /&gt;Demek lazım geliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürek diyemiyor&lt;br /&gt;Beden istemiyor&lt;br /&gt;Ruh direniyor&lt;br /&gt;Ezcümle denemiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Git diyemeyince&lt;br /&gt;Kal mı denmiş olunuyor&lt;br /&gt;Böyle mi okunuyor&lt;br /&gt;Okumayı bilen var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Git ne demek&lt;br /&gt;İstemiyorum mu demek&lt;br /&gt;Yoksa gitmeyeceğim demeni&lt;br /&gt;Duymak mı istemek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitmeleri sevmiyorum&lt;br /&gt;Gidenleri özlüyorum&lt;br /&gt;Özlemeyi sevmiyorum&lt;br /&gt;Esas sorun bu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de sormadan gidenler var&lt;br /&gt;Haber bile vermeden&lt;br /&gt;Gözü gözündeyken gidenler&lt;br /&gt;Gerçekten gidenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte onlara&lt;br /&gt;Böyle gidenlere&lt;br /&gt;Ne git/me diyebiliyorsun&lt;br /&gt;Ne de kalabiliyorlar zaten&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyisi giden-kalan olmasa&lt;br /&gt;Giden gitmemiş olsa&lt;br /&gt;Kalan olmamış olsa&lt;br /&gt;Bizbize kalsak birarada ve ayrı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç olmazsa bir kerecik&lt;br /&gt;Bizbize ve ayrı................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;br /&gt;28.3.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-4631635486694203300?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/4631635486694203300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/giden-mi-olmak-lazm-kalan-m.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4631635486694203300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/4631635486694203300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/giden-mi-olmak-lazm-kalan-m.html' title='Giden mi olmak lazım, kalan mı.....'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-5221915099018377094</id><published>2007-09-20T20:28:00.000+03:00</published><updated>2007-09-20T20:29:57.226+03:00</updated><title type='text'>Rüya'nın Şiiri - Rüya mıydı yoksa yazdım mı gerçekten...</title><content type='html'>BU ŞİİRİN ADI İÇİNDE GİZLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedeni yatağa serip&lt;br /&gt;Ruhu hayallere gönderip&lt;br /&gt;Gözlerin kepenklerini indirip&lt;br /&gt;Kalbin sesini dinlediğimiz zamanlardır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanlardan uykudur&lt;br /&gt;Mekanlardan hayaldir&lt;br /&gt;Hayallerden özlemdir&lt;br /&gt;Özlemlerden nedir....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin sesi konuşur&lt;br /&gt;Ruh konuşulanları hayaller&lt;br /&gt;Beden gevşer, yayılır, seyre dalar&lt;br /&gt;Gözlerin kepenkleri hala kapalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derler ki bunun adı rüya’dır&lt;br /&gt;Derler ki herkes görür&lt;br /&gt;Kimi hatırlar, anlatır, sorar&lt;br /&gt;Kimi hatırlamak istemez, anlatmak istemez, gene de merak eder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne tuhaftır&lt;br /&gt;Yaratan gören sen&lt;br /&gt;Anlatan sen&lt;br /&gt;Manasını bilemeyen gene sen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de kızlara koyarlar bunu isim diye&lt;br /&gt;O kızlar görür mü kendisini&lt;br /&gt;Gördüğünde ne der&lt;br /&gt;Ah bu ben’miyim mi? der...mi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya 21.03.2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-5221915099018377094?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/5221915099018377094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/ryann-iiri-rya-myd-yoksa-yazdm-m.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5221915099018377094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/5221915099018377094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/ryann-iiri-rya-myd-yoksa-yazdm-m.html' title='Rüya&apos;nın Şiiri - Rüya mıydı yoksa yazdım mı gerçekten...'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4839468025337687379.post-3765788307763533126</id><published>2007-09-20T20:09:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T16:22:57.783+03:00</updated><title type='text'>Yeşilyurt Köyü - Bam Teli Yol Konağı'na gittim Mart 2007 de</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvOERayOJAI/AAAAAAAAABk/DwyNlTiYbL8/s1600-h/18-03-07_1417.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112575436778251266" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvOERayOJAI/AAAAAAAAABk/DwyNlTiYbL8/s320/18-03-07_1417.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvOECqyOI_I/AAAAAAAAABc/8RMqx8t9dH8/s1600-h/achi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112575183375180786" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvOECqyOI_I/AAAAAAAAABc/8RMqx8t9dH8/s320/achi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Efendim şimdi şöyle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan Atlasjet'e biniliyor ve tam tamına 35 dakika sonra (bir servislik süre yani, sandviçin son lokmasını yutarken kemerlerinizi bağlayın inişe geçiyoruz diyo pilot abi) şıkırttadanak Edremit Havaalanına iniliyor, uçaktan inilip 18 adımda havaalanı!!! na giriliyor, 5 dakika sonra bagaj alınıyor ve karşılamaya gelmiş olan elemanın arabasına binilerek yaklaşık 35-40 dakikalık bir araba seyahati neticesinde Yeşilyurt köyüne varılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam saat 23:30 suları, köy meydanında araba duruyor, limonata gibi bir hava , ama da hafif serin, minnacık bir rampayla soldaki konağa giriliyor ki, sanırsınız arkadaşınızın evine geldiniz. Sağda mutfak, karşısında bir yemek salonu, şömine çıtır çıtır yanmakta, loş ışık, teypte George Dalaras sonrasında da Cafe del Mar müzikleri çalıyor,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şeker bir hanım ve birkaç köy kelebeği etrafınızda pervane, çanta odaya çıkartılıyor, baş köşeye buyur edildikten sonra "ben bir kahve alabilir miyim" soruma, "biz size mercanköşk çayı hazırlamıştık, ama arzu ederseniz kahve verelim" diyorlar, ben "ayıya bal sormuşlar, hüngür hüngür ağlamaya başlamış , verdiniz de yemedimmi" demiş misali ama ağlamadan!!!!! "şahane valla, onu içerim" diyip, gecenin geri kalanını Otel sahibesi Filiz Hanım, onun arkadaşı Aytaç Bey ve mahallenin kahvesini işleten bir delikanlının sohbeti eşliğinde 5-6 fincan mercanköşk çayı içerekten ruhumu temizleme işlemine nefis bir giriş yapmış oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, odama çıkıyorum, ahşap ve gıcırdayan merdivenlerden, odam şahane, içinde şömine, yatak kocaman, kendimi yatağa atıyor ve nefis bir uykuya dalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kuş sesleri içinde o caanım yatakta uyanma, gerinerek yataktan kalkıp bir duş, giyinme ve kitaplarımla bahçeye kahvaltıya inme,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş sımsıcak, karşımda bir köy meydanı, kendisini en son Hayat Bilgisi kitabında görmüştüm sanırım İlkokul 3. sınıf falandı, ta kendisi karşımda, sağda cami, onun yanında meydana nazır bir Cafe, karşısında bakkal, zeytinci, köy kahvesi,kadınlar kapının önüne birer tahta taburemsi atmışlar, kimi pirinç ayıklıyor, kimi tığ işi yapıyor, kimi kızının saçını örüyor, ben ayakta dikilince "hoşgeldiniiizzz" diyorlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündüz çalışan kıdemli kelebek Teslime bana mükellef bir kahvaltı getiriyor, köy meydanına nazır bendeniz kekikli mis gibi zeytinyağlı zeytin, nefis beyazpeynir, nane ve zeytinyağına yatırılmış mis kokulu domates, iki çeşit reçel (portakal ve incir - ev yapımı haaa), bal, birkaç çeşit peynir, taze kızarmış köy ekmeği, ince belli bardakta tavşan kanı çay, ve bir de "ısırgan otlu omlet" le kendimden geçiyorum. Teslime herhalde beni gizlice gözetliyor ki, çayımın sonu yudumunu içtiğimde bardağı masaya bırakırken o boş bardağı alıyor ve dolusunu bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş pırıl pırıl ama güneş gözlüğümü takmak istemiyorum çünki renkler o kadar güzel ki, etraf ağaçlık karşısı dağ, güneş gözlerimi sadece okşuyor şefkatle, takmıyorum gözlüğümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köy meydanında yatan köpeklerden biri kalkıp biraz kaşınıyor sonra da karşı köşeye gidip bu kez de oraya yatıyor, onun yaklaştığını gören beyaz patili karakedi yerini değiştirip sağdaki duvara tırmanıyor,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okuyorum biraz, kahvaltıyı topluyor Teslime ve bana taze elden taze pişmiş taze kahve getiriyor, tazeleniyorum ve yürüyüşe çıkmaya karar veriyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ormana giriyorum ve bakın ekte kimlerle karşılaşıyorum......... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhum, hani şu şehirdeki koşuşturma sırasında hep geride kalan ruhum, ormanda yürürken nasıl keyifli, nasıl mutlu, önde koşturuyor ama arada bir de arkaya dönüp bana bakıyor geliyor muyum diye.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çeşmenin yanından geçiyor ve çeşmeden su içiyorum, su şekerli mi ne....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miniminnacık bir derenin üstünde atlıyorum, atlarken de dilek tutuyorum (neden mi, bilmem, içimden ööle geldi.....), zeytin ağaçlarının, çılgınca açmış dağ anemonlarının, lavantaların, kekiklerin arasından hepsine selam vererek ve adını bilemediğim , seslerini orada hatırladığım birsürü kuşun sesini dinleyerek, ve en önemlisi YAVAŞ YAVAŞ, ayağımın altındaki toprağın çıtırtısını bile duyarak yürüyorum da yürüyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyüşümün rahvan temposuna taban tabana zıt süratte kelebekler uçuşuyor etrafımda, birkaç metre biri eşlik ediyor bana, derken, bayrak yarışı sanki, kenara konuyor bana eşlik eden ve oradan yeni bir kelebek düşüyor önüme, hangisine bakacağımı şaşırıyorum, birden hayatımda gördüğüm en küçük kelebeği görüyor ve çığlık atıyorum küçüğünden bir tane....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir dereye daha geliyorum, ama bu gerçekten bir dere, üstünde köprü var, artık keyiften aklımı kaçıracak hale gelmişim, "Allahım delirsem de bu köyde deli bir kadın olarak ihtiyarlasam" diyesim geliyor, demiyorum, köprüden geçip hoop soldan derenin yanına iniyorum, orada ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum, su bana bakıyor, ben suya bakıyorum, bunun da suyunu çıkartmamaya karar verip, benim iki çocuklu bir anne olduğumu hatırlayıp oradan kalkıp aynı güzergahı aynı keyifle geri yürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yürüyüşüm toplam 2,5 saat sürmüş, konağa vardığımda beni mantı-köfte-bonfile-salata- ne istersiniz ifadesiyle karşılıyorlar, ağzımda yayık bir sırıtmayla "sadece salata" diyebiliyorum ve köy meydanının gözlerinin içine bakmak üzere bahçeye gidiyorum. Bir salata geliyor ki, aman da aman, bütün o yürüyüşte kokusunu duyduğum, rengini gördüğüm, üstlerine basmamak için akrobasi yaptığım yeşillikler salatanın içinden bana bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özür dileyerek hepsini mideme indiriyorum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava biraz serinledi mi ne, içeri geçeyim diyorum ve içerde şöminenin karşısında konuşlanıyorum. Bir kadeh "otlu şarap" ikram ediyorlar bana, haydaaaaa, demin salatadaki koku ve lezzetler şimdi de şu "koyu yakut-bordo ve kıvamlı" şarabın içinden sesleniyorlar bana. Aklımı kaçırmaya karar veriyorum ve elimde otlu şarap, karşımda şömine, elimde bir maşa, bir taraftan şarabımı yudumluyor, bir taraftan ateşi eşeliyor, kendimce yarattığım şahane ve büyülü dünyanın içinde keyifle eşeleniyorum anlayacağınız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bam Teli Konağı’nın kelebekleri Derya (ben değil, bu sahiden ikinci bir Derya..), Gülcan, beni havaalanından arabayla alan Emrah ve esas kelebek Teslime teker teker yanıma uğrayıp sessizce soruyorlar “iyi misiniz, bir isteğiniz var mı” diye, tuhaf bir yer burası, kelimelerle konuşmuyor insanlar, gözlerle de değil, sessizce girip çıkıyor ve o arada bu konuşmalar geçiyor, kelimesiz, sessiz, sahiden tuhaf bir yer burası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra, Derya mezeleri (bütün o otların farklı farklı versiyonları, anlatılmaz, damağa yerleştirip hissetmek lazım, henüz o lezzetleri tarif edecek kelimeler söylenmemiş, düşündüm ama ı-ıh yok vallahi..), Gülcan şöminedeki yanmamakta direnen koca kütüğü tutuşturacak çıraları, Emrah kızarmış ev yapımı köy ekmeğimi, ardından gene Derya “tavuklu ve ısırganotlu ve yeşilzeytin garnitürlü sigara böreklermi getiriyor. Yedikçe keyifleniyor, keyiflendikçe yayılıyor, yayıldıkça suratımdaki anlamsız sırıtmadan gurur duyuyor, ezcümle ruhum ve kalbim bedenimle “elim sende” oynuyorlar. Tek başımayım henüz ama sıkılmak ne kelime, belki hissettiklerim gürültü bile yapıyor yemek odasının sukunetinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı çalıyor, bir gece evvel tanıştığım, aslen Tekirdağ’lı, Eczacıbaşı ve akabinde Hürriyet Muhasebe Müdürlüğünden emekli, Siyasal Bilgiler mezunu, babası çingene Bodur Hasan’ın oğlu Aytaç Bey geliyor. Kendisi otel sahiplerinin çocukluk arkadaşı, oradaki can yoldaşları, saçları neredeyse beline kadar uzun, kocaman da bir Borsalino şapka takıyor, tip bir adam. Sahiden de tip. Tatlı sohbetimiz esnasında anlatıyor, Erol Simavi’nin yadigarı berbere kestirirmiş saçlarını, ama da kestirmek değil, kazıtırmış kafasını, derken berber ölmüş, “işte ondan sonra bir daha berbere gitmedim, böyle oldular, amaaan bana ne, saç da neymiş,” deyiveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filiz Hanım da katılıyor bize ve “akşam ekibi toplandı” ismi altında akşam sefasına tatlı bir geçiş yapıyorum. Hiç soru sormuyorlar, ortaya konuşuyorlar, ben de atıyorum ortaya laflarımı, bir güzel dans oluyor ki ortada, serbest laf dansı, yok yok kesin bir efsun var bu memlekette, yahu herşey bir tuhaf, mühür vuruyor insanın hatıralarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben otlu şarabıma devam ediyorum, onlar rakıya, “güneş rakı burcuna girdi çoktan” diyorlar, vakt-i kerahatin Kaz Dağları versiyonu bu olsa gerek. Nitekim ben de ertesi gün akşamüzeri “güneş otlu şarap burcuna girdi kanımca” diyerek bu jargonu ne kadar benimsediğimi belirtiyorum gururla ve beni aralarına “kabul” törenini derhal koca bir kadeh otlu şarapla oracıkta yapıveriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatlar, mutluluklar, hayalkırıklıkları, aslında neyi ne kadar istemediğimiz ama da neyi ne kadar çok isteyip söyleyebildiğimiz/söyleyemediğimiz, iyi ki de sustuğumuz ya da keşke konuşsaydıklarımız, hepsi ortada gecenin sonunda...... Hiçbir ortak tarafı olmayan ama bir şekilde birbirine dokunmuş farklı hayatların içinden kendilerini ortaya atmış kelimelerin serbest dansı sanırım herkes ayrıldıktan, ben gıcırdayan merdivenlerden odama çıkıp kendimi o güvenli ve ama yumuşak yatağıma atıp uykunun bedenime girişine müsaade ettikten sonra bile devam ediyor. Sabah uyanıp gene kendimi bahçedeki köşeme, köy meydanıyle biran evvel gözgöze geleceğim noktaya atmak üzere merdivenlerden indiğimde beni “günaydın Deryaanım, hemen kahvaltınızı getiriyorum” derken hınzırca gülümseyen Teslime’nin gözlerinden anlıyorum ki sabah o geldiğinde dans devam etmiş.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez köy meydanındaki kadınlar bana şakalar yapıyorlar, Muhtarın karısı keçi peyniri yapıvermiş de, acep tadarmıymışım, bizim uralarda bulamazmışım böylesini, Teslime’ye de sitem ediyor Muhtarın karısı, “dün muhtarı (kocasından Muhtar diye bahsediyor, şeytan diyor ki git kadını kucakla, yahu biz bu adet ve örnekleri en son Sadri Alışık-Fatma Girik filmlerinde bırakmamış mıydık..?) yolda görmüşsün, selam vermemişsin, sana gönül koymuş” diyor. Teslime gülüyor kıkır kıkır, “e ozman o deyvereymiş gönül koyasıya!!” diye cevap veriyor. Hep beraber gülüyoruz, beni de alıverdiler köy meydanı kadın sohbetlerinin içine birden. Yaaa ben burada yaşlanıp ölmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün farklı bir yere yürü Deryaanım” diyor Teslime. Tarifi alıyorum, sahiden de farklı bir yere yürüyorum, bu da çoook güzel, bu da çamların arasında bir yürüyüş, ama hayır, beni dünkü çeşme ve devamındaki anemonlu, kelebekli, kuş cıvıltılı, dalına dilek tutup ot bağladığım zeytin ağacının olduğu yol ve sonundaki dere çağırıyor. Arada köy meydanında bir mola veriyor, Kader, Mevre (kendi adını söyleyemiyor bir de “r”leri , keşke resmini çekeydim!!) ve Ece sırayla gelip önümde ip atlıyorlar, bir tanesinin saçının örgüsü açılmış, “gel düzelteyim” lafımı daha tamamlamadan gelip yaslanıveriyor göğsüme, yaa ben hakikaten burada yaşlanıp kalmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün evvelki güzergahıma tekrar koyuluyorum moladan sonra, bu kez tanışıyoruz artık, hem tabiatla, hem de köy ahalisiyle, “genemi aynı yola gidiyon” diyor çakır gözlü yaşını tahmin edemeyeceğim ama da Muhtarın karısı olmadığından emin olduğum bir kadın. “Evet” diyorum ve devam ediyoruz, yüzümdeki salak gülümseme ve ben. Kuşlar, kelebekler, üstünden atladığım dere, çeşme, çeşmenin tatlı suyu, patikanın kenarındaki anemonlar, a-aa bu dün açmamıştı diye farkettiğim yeni açanlar, çok yeni ama hep tanırmışım kadar tanıdık yeni yarenlerimin arasından yürüyorum gene. Gene yavaş yavaş yürüyorum, gene köprüden hoop sola geçip suyun yanına iniyor, gene aynı anlamsız ama ruhuma bin anlam kattığından emin olduğum suyla bakışma ritüelimi yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüyorum, ama hiçbiriyle vedalaşmıyorum, bir daha geleceğim biliyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cafe de Filiz Hanım beni bekliyor, “güneş otlu şarap burcuna girdi mi?” diye soruyorum, koşarak gidip şarabımı getiriyor, Aytaç Bey karides ve fener balığı almış, içerde mutfakta bize özel hazırlamakta onları. Arada gelip , “tamam, karidesleri lüpletirken fener güveç pişecek, zamanlama süper” diyor ve gene kayboluyor. Ayrılmama saatler kaldı ama ruhum kendini çivilemiş oraya, yüzüme bile bakmıyor “kız kalk hazırlanalım” dediğimde....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece geliyor, muhtarın kızı. Kolumun altına giriyor, bana rüyalarını anlatıyor, yemek için içeri çağrıldığımda ise bana küsüyor, gözlerim dolu dolu giriyorum içeriye...... Karidesler nefis, ballı hardallı sosa batırıp batırıp yiyoruz bata çıka.... Derken fener balığı güveçte geliyor, bu kısımda hafif bir şuur kaybı yaşadım herhalde zira bir sonraki duyduğum laf “Deryaanım yola çıkalım mı, geç kalacaksınız”, Filiz Hanım ise diyor ki” noolur gitmeyin, bir güncük daha kalın”..... Çantamı topluyorum , Derya ve Gülcan ellerinde su kapları, önce bir sarılıyoruz birbirimize, “sizi çok sevdik” diyorlar, “gene geleceğim” diyorum onlara, sesim biraz çatladı mı ne, Aytaç Bey’le sarılıyor ve öpüşüyoruz “illa ki geleceksin kız” diyor bana, Filiz Hanım bebek baykuşların seslerini dinletiyor arabaya binmeden Hayat Bilgisi kitabında kaldığını zannettiğim köy meydanının bol yıldızlı lacivert gecesinde, ruhum ise köşedeki ağacın dalına tünemiş bana dil çıkartıp el sallıyor, arabaya biniyorum, arkamdan su döküyorlar, sonra kendime geldiğimde Edremit Havaalanında Atlasjet görevlisinden azar işitmekte olduğumu farkediyorum “Hanımefendi insaf, uçağın kalkmasına 4,5 dakika kaldı, lütfen yani, aaaaaaa...”, “çok özür dilerim, bir daha yapmam” diyorum yüzümdeki yılışık sırıtmayla, uçağa biniyorum ve ama bakıyorum ki bu bir rüya değilmiş, hatta şu anda da kendimi çimdikledim, sahiden de rüya değil, gerçek.............................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4839468025337687379-3765788307763533126?l=derya-sapereaude.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/feeds/3765788307763533126/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/yeilyurt-ky-bam-teli-yol-konana-gittim.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3765788307763533126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4839468025337687379/posts/default/3765788307763533126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://derya-sapereaude.blogspot.com/2007/09/yeilyurt-ky-bam-teli-yol-konana-gittim.html' title='Yeşilyurt Köyü - Bam Teli Yol Konağı&apos;na gittim Mart 2007 de'/><author><name>DERYA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11801578634957601096</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A3QjKdYc_Is/RvOERayOJAI/AAAAAAAAABk/DwyNlTiYbL8/s72-c/18-03-07_1417.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
